Ama ne gariptir ki açıklanan rakamlar cebimize girmeden anlamını yitirdi. Yeni asgari ücret “artış” olarak sunuluyor, emekli maaşlarına yapılan zamlar ise “iyileştirme” diye adlandırılıyor. Oysa sokakta karşılığı olan tek şey şu: Geçinemiyoruz.
Asgari ücret, artık bir geçim ücreti değil; ayın ortasını getirme mücadelesi. Kira artışları, gıda fiyatları, faturalar ve ulaşım masrafları karşısında yapılan zam, daha ilk ayda eriyor. Ücret artıyor ama alım gücü artmıyor. Çünkü problem sadece maaşın miktarı değil; fiyatların kontrolsüzlüğü. Bir elinizle maaşa zam yapıp, diğer elinizle market raflarını serbest bırakırsanız, o zam sadece kağıt üzerinde kalır.
Emekliler için tablo daha da ağır. Yıllarca çalışmış, prim ödemiş insanların bugün “en ucuzunu nasıl alırım” hesabı yapması, bu ülkenin en büyük sosyal adaletsizliklerinden biri. Emekli maaşına gelen zam, pazara çıkıldığında bir kilo meyvede, bir kilo kıymada kayboluyor. Isınma, ilaç, kira… Bunların hiçbiri emekliye göre ayarlanmıyor ama maaşlar sanki hâlâ eski Türkiye’nin fiyatlarıyla hesaplanıyor.
Sorun şu: Zamlar enflasyona göre değil, enflasyon zamları yutacak şekilde belirleniyor. Açıklanan oranlar, hayatın gerçek temposunu yakalayamıyor. Çünkü mutfakta yaşanan enflasyon, kağıt üzerindeki hesaplardan çok daha hızlı. İnsanlar artık “zam geldi mi?” diye değil, “bu zamla ne kadar daha dayanırım?” diye soruyor.
Ekonomi, sadece rakamlar üzerinden yönetilemez. Ekonomi, insan hayatıdır. Asgari ücretlinin ay sonunu düşünmeden alışveriş yapabilmesi, emeklinin torununa harçlık verirken içinin sızlamaması gerekir. Aksi halde her yeni zam açıklaması, bir müjde değil; yeni bir hayal kırıklığı olur.
Bugün ülkede sorun, zam yapılmaması değil. Sorun, yapılan zamların insan onuruna yakışır bir yaşamı garanti etmemesi. Ve bu gerçek değişmedikçe, rakamlar ne kadar süslenirse süslensin, halkın sofrasındaki eksiklik gizlenemez.
