
“Asrın inşası”, “Türkiye’nin başarısı”, “455 bin konut tamamlandı.”
Afiş güzel. Renkler sıcak. Harita sunumu komedi . Slogan iddialı.
Ama gerçek hayatta tablo bu kadar parlak değil.
6 Şubat depremlerinin üzerinden neredeyse üç yıl geçti. Üç yıl.
Bu süre; bir ülkede sadece konut yapmak için değil, bir hayatı yeniden kurmak için yeterli bir zaman dilimi. Buna rağmen bugün hâlâ “tamamlanan konut” sayısını bir başarı hikâyesi gibi pazarlamak zorunda kalıyorsak, ortada ciddi bir problem var.
Evet, 455 bin bağımsız bölüm kâğıt üzerinde büyük bir sayı gibi duruyor. Ama mesele tam da burada başlıyor:
Deprem 11 ili etkiledi. Bu 11 ilin tamamı aynı şekilde mi temsil ediliyor? Hayır.
Haritaya baktığınızda Malatya yok. Adıyaman yok.
İki ağır yıkım yaşamış şehir, iki büyük travma, iki derin yara…
Ama listede isimleri bile geçmiyor.
Bu bir “grafik hatası” değil.
Bu bir “tasarım tercihi” hiç değil.
Bu, öncelik meselesi.
Malatya’da hâlâ konteynerde yaşayan insanlar var.
Adıyaman’da hâlâ “kış gelmeden eve çıkabilecek miyiz?” sorusu soruluyor.
Ama biz ne yapıyoruz?
Haritaya bakıp “bakın ne kadar yaptık” diyoruz.
Bir de zaman meselesi var.
Üç yıl sonunda açıklanan rakam şu soruyu sorduruyor:
Bu hızla gerçekten yeterli mi?
Deprem bir doğa olayıydı.
Ama barınma krizinin uzaması bir yönetim tercihi.
Konut sadece dört duvar değildir.
Konut, bir çocuğun yeniden okula alışabilmesidir.
Konut, bir ailenin sabah uyanınca “bugün de konteynerdeyim” dememesidir.
Konut, psikolojidir, güvendir, normal hayata dönüş hissidir.
Ve hâlâ milyonlarca insan bu hissin dışında.
Bu yüzden mesele “455 bin” değil.
Mesele kimin sayıldığını, kimin görünmez bırakıldığını konuşmak.
Haritada olmayan şehir, politikada da yok sayılır.
Rakamla avutulan acı, bir süre sonra öfkeye dönüşür.
Asrın inşası diyorsak,
asrın vicdanını da göstermek zorundayız.
Yoksa bu afişler sadece duvara asılır,
ama insanların içindeki yıkıntı yerinde durur.
