LEVENT PEŞKER
Köşe Yazarı
LEVENT PEŞKER
 

Sendikalar kime hizmet ediyor...

Türkiye’de sanayici olmak artık yalnızca üretim yapmak değildir. Faizle, kurla, enerji maliyetleriyle, vergilerle ve her geçen gün daralan pazarlarla aynı anda mücadele etmektir. Üretim, girişimcilik ya da cesaret meselesi olmaktan çıkmış; adeta bir dayanıklılık testine dönüşmüştür. Tam da bu noktada sanayicinin omuzlarına, açıkça konuşulması gereken bir başka yük daha binmiştir: sendika baskısı. Başlamadan önce şu gerçeğin altını net biçimde çizmek gerekir. Sendikalar gereklidir. İşçinin hakkını koruyan, iş güvenliğini savunan, emeğin sömürülmesine karşı duran sendikal yapı sosyal devletin temel direklerinden biridir. Tartışılması gereken sendikanın varlığı değil; nasıl yönetildiği ve kime hizmet ettiğidir. Sahada karşılaşılan tablo ne yazık ki ideal sendikacılıktan giderek uzaklaşmaktadır. Aidatlarla oluşan bütçeler, işçinin alın terinin ortak emaneti olması gerekirken; şeffaflıktan uzak, kapalı ve denetimsiz yapılar içinde yönetilmektedir. Sendika yöneticilerinin maaşları, temsil giderleri, lüks araçlar ve yüksek bütçeli yurt dışı seyahatleri konuşulurken; işçinin gündemi arka plana itilmekte, sendikal mücadele yerini yönetici konforuna bırakmaktadır. Burada basit ama hayati bir soru sorulmalıdır: Toplanan bu aidatlar kimin parasıdır ve nereye harcanmaktadır? Bugün birçok sendikada bütçenin ne kadarının doğrudan işçiye dokunduğu, ne kadarının yönetsel harcamalara gittiği açık biçimde bilinmemektedir. Oysa aidatı ödeyen işçinin, bu hesabı görme hakkı vardır. Şeffaflık bir lütuf değil, zorunluluktur. Daha da vahimi, bazı sendikal uygulamalar sanayiciyi üretimden kopma noktasına getirmiştir. Gerçeklikten uzak talepler, fabrikanın mali yapısı dikkate alınmadan dayatılan sözleşmeler ve “ya kabul et ya kapat” anlayışı, birçok işletmenin kapanmasına yol açmıştır. Bu noktada sendikal mücadele, işçi hakkı olmaktan çıkıp üretimi boğan bir baskı aracına dönüşmektedir. Unutulmamalıdır ki kapanan her fabrikanın altında yalnızca patron kalmaz. İşçi de kalır. Sendika yöneticisi başka bir tesise geçer, başka bir masaya oturur. Ama işini kaybeden işçi evine ekmek götüremez, şehrini terk eder, hayata sıfırdan tutunmaya çalışır. Bedeli ödeyen hep en alttakidir. Bu nedenle sendikal yapıların kendilerini acilen sorgulaması gerekmektedir. Çözüm bellidir ve mümkündür. Sendikalar tam şeffaflık ilkesini benimsemelidir. Yıllık gelir-gider tabloları, yönetici maaşları, araç ve seyahat harcamaları herkesin erişimine açık olmalıdır. Denetim raporları teknik dilden arındırılarak kamuoyuyla paylaşılmalıdır. Sendika yöneticilerinin maaşları, temsil ettikleri sektörün ortalama işçi ücretinin makul katlarıyla sınırlandırılmalıdır. Sendika bir zenginleşme alanı değil, bir hizmet makamı olmalıdır. Lüks harcamalar, makam araçları ve gereksiz yurt dışı gezileri sendikal kültürden çıkarılmalıdır. Tasarruf işçiden değil, yönetimden başlamalıdır. Toplu sözleşme süreçlerinde yalnızca talep değil, üretimin sürdürülebilirliği de temel kriter olmalıdır. Çünkü ayakta kalamayan fabrikanın korunacak işçisi de kalmaz. Sendika ile sanayici karşı cepheler değildir; aynı geminin yolcularıdır. Bu gemi batarsa kimse kurtulmaz. Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan; sanayiciyi düşmanlaştıran değil, üretimi ayakta tutarak işçiyi koruyan, şeffaf, hesap verebilir ve vicdanlı bir sendikal anlayıştır. Aksi halde kaybeden yalnızca sanayici olmaz. Kaybeden işçi olur, üretim olur, ülkenin geleceği olur. Ve üretimini kaybeden bir ülke; ne sosyal adaleti ne de refahı sürdürebilir.
Ekleme Tarihi: 21 Ocak 2026 -Çarşamba

Sendikalar kime hizmet ediyor...

Türkiye’de sanayici olmak artık yalnızca üretim yapmak değildir. Faizle, kurla, enerji maliyetleriyle, vergilerle ve her geçen gün daralan pazarlarla aynı anda mücadele etmektir. Üretim, girişimcilik ya da cesaret meselesi olmaktan çıkmış; adeta bir dayanıklılık testine dönüşmüştür. Tam da bu noktada sanayicinin omuzlarına, açıkça konuşulması gereken bir başka yük daha binmiştir: sendika baskısı.

Başlamadan önce şu gerçeğin altını net biçimde çizmek gerekir. Sendikalar gereklidir. İşçinin hakkını koruyan, iş güvenliğini savunan, emeğin sömürülmesine karşı duran sendikal yapı sosyal devletin temel direklerinden biridir. Tartışılması gereken sendikanın varlığı değil; nasıl yönetildiği ve kime hizmet ettiğidir.

Sahada karşılaşılan tablo ne yazık ki ideal sendikacılıktan giderek uzaklaşmaktadır. Aidatlarla oluşan bütçeler, işçinin alın terinin ortak emaneti olması gerekirken; şeffaflıktan uzak, kapalı ve denetimsiz yapılar içinde yönetilmektedir. Sendika yöneticilerinin maaşları, temsil giderleri, lüks araçlar ve yüksek bütçeli yurt dışı seyahatleri konuşulurken; işçinin gündemi arka plana itilmekte, sendikal mücadele yerini yönetici konforuna bırakmaktadır.

Burada basit ama hayati bir soru sorulmalıdır: Toplanan bu aidatlar kimin parasıdır ve nereye harcanmaktadır?

Bugün birçok sendikada bütçenin ne kadarının doğrudan işçiye dokunduğu, ne kadarının yönetsel harcamalara gittiği açık biçimde bilinmemektedir. Oysa aidatı ödeyen işçinin, bu hesabı görme hakkı vardır. Şeffaflık bir lütuf değil, zorunluluktur.

Daha da vahimi, bazı sendikal uygulamalar sanayiciyi üretimden kopma noktasına getirmiştir. Gerçeklikten uzak talepler, fabrikanın mali yapısı dikkate alınmadan dayatılan sözleşmeler ve “ya kabul et ya kapat” anlayışı, birçok işletmenin kapanmasına yol açmıştır. Bu noktada sendikal mücadele, işçi hakkı olmaktan çıkıp üretimi boğan bir baskı aracına dönüşmektedir.

Unutulmamalıdır ki kapanan her fabrikanın altında yalnızca patron kalmaz. İşçi de kalır.

Sendika yöneticisi başka bir tesise geçer, başka bir masaya oturur. Ama işini kaybeden işçi evine ekmek götüremez, şehrini terk eder, hayata sıfırdan tutunmaya çalışır. Bedeli ödeyen hep en alttakidir.

Bu nedenle sendikal yapıların kendilerini acilen sorgulaması gerekmektedir. Çözüm bellidir ve mümkündür.

Sendikalar tam şeffaflık ilkesini benimsemelidir. Yıllık gelir-gider tabloları, yönetici maaşları, araç ve seyahat harcamaları herkesin erişimine açık olmalıdır. Denetim raporları teknik dilden arındırılarak kamuoyuyla paylaşılmalıdır.

Sendika yöneticilerinin maaşları, temsil ettikleri sektörün ortalama işçi ücretinin makul katlarıyla sınırlandırılmalıdır. Sendika bir zenginleşme alanı değil, bir hizmet makamı olmalıdır.

Lüks harcamalar, makam araçları ve gereksiz yurt dışı gezileri sendikal kültürden çıkarılmalıdır. Tasarruf işçiden değil, yönetimden başlamalıdır.

Toplu sözleşme süreçlerinde yalnızca talep değil, üretimin sürdürülebilirliği de temel kriter olmalıdır. Çünkü ayakta kalamayan fabrikanın korunacak işçisi de kalmaz.

Sendika ile sanayici karşı cepheler değildir; aynı geminin yolcularıdır. Bu gemi batarsa kimse kurtulmaz.

Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan; sanayiciyi düşmanlaştıran değil, üretimi ayakta tutarak işçiyi koruyan, şeffaf, hesap verebilir ve vicdanlı bir sendikal anlayıştır.

Aksi halde kaybeden yalnızca sanayici olmaz. Kaybeden işçi olur, üretim olur, ülkenin geleceği olur.

Ve üretimini kaybeden bir ülke; ne sosyal adaleti ne de refahı sürdürebilir.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve haberege.com.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.