Bazen çöküş, tıpkı sabah uyandığımızda yüzümüze çarpan o hafif serinlik gibi, önce belli belirsiz dokunur; hissettiğimizi zanneder, emin olamayız. Sonra bir bakmışız, artık hissetmemek mümkün değildir. Türkiye ekonomisinin son yıllardır yaşadığı tam olarak bu: sessiz bir çığlık hali.
Enflasyonun kapımızı çaldığı günleri hatırlıyor musunuz?
Önce ufak ufak zamlanan bir kahve…
Sonra “yahu geçen ay da bu kadar ödüyordum sanki” diye kendimizi kandırarak aldığımız ekmek…
Derken artık market yürüyüşlerinin mini panik atak seansına dönüşmesi…
Bugün geldiğimiz noktada, fiyat etiketlerinin bile şaşırdığını hissediyoruz. Çalışan kasiyer bile barkodu okutunca “bu ne ya?” diyen bakışıyla bize sessiz dayanışma veriyor.
Ekonominin kötüye gidişi yalnızca rakamlarda değil.
Rakamlar zaten bir toplumun acısını anlatmakta en zayıf lisan.
Kötüye gidiş; gençlerin “gelecek” kelimesini kullanırken kekelemesinde, işçilerin sessiz mesailerinde, öğrencilerin yarım porsiyon hayat planlarında, ailelerin “bu ayı da atlatalım da…” diye başlayan cümlelerinde gizli.
Ama asıl çöküş, toplumun psikolojisinde.
Çünkü ekonomi dediğimiz şey yalnızca para değil; güven, öngörü, nefes alma alanı.
Bir toplum, “yarın ne olacak?” sorusunu endişeyle soruyorsa; o toplum zaten ekonomik tabloyu yaşamış, üzerinden geçmiş, ruhuna işlemiş demektir.
Köşede oturup dışarıyı izleyen yaşlı amcaya bir sorun:
“Evladım eskiden böyle değildi…” diye başlayacaktır.
Genç bir kıza sorun:
“Çalışıyorum ama birikim yapamıyorum…” diyecektir.
Orta yaşlı birine sorun:
“Her şeye yetişmeye çalışıyorum ama kendime hiç yetişemiyorum…” cevabını alırsınız.
Bu sadece bir ekonomik tablo değil, kolektif bir yorgunluk.
Peki neden buradayız?
Aslında cevabı karmaşık değil:
• Üretim azalırken tüketimin teşvik edilmesi,
• plansız büyüme hedefleri,
• bilim ve akıl yerine günü kurtarma adımları,
• kur dalgalanmalarıyla yönetilmeye çalışılan bir ekonomi,
• ve en önemlisi: “Bize bir şey olmaz” yanılsaması.**
Ekonomiler, tıpkı insanlar gibi, kibirle değil gerçeklikle iyileşir.
Çıkış yolu var mı?
Var.
Ama bunun için önce gerçeği dürüstçe konuşabilmek gerek.
Bir ülkenin en büyük şansı, sorunlarını saklaması değil; onları yüzleşip çözmek için irade göstermesidir.
Bugün ekonominin kötüye gidişi, aslında bize bir şey söylüyor:
Artık görmezden gelme döneminin sonuna geldik.
Toplumun derin bir nefese, öngörüye, istikrara ve en önemlisi hak ettiği refaha ihtiyacı var.
Bu ülke, potansiyeli olan bir ülke; sorun şu ki potansiyel, doğru ellerde filiz verir.
Şimdi yapılacak tek şey var:
Gerçeklerle yüzleşmek.
Ve hepimizin birden “tamam, bu böyle gitmez” deme cesaretini göstermesi.
Ekonomi kötüye gidiyor, evet.
Ama tarih boyunca her kriz, aynı zamanda değişimin kapısını araladı.
Belki de bu çöküşün sessiz çığlığı, yarınlarımız için duyacağımız en yüksek alarmdır.
