LEVENT PEŞKER
Köşe Yazarı
LEVENT PEŞKER
 

Bu gün bakalım konumuz nedir

Tâbi ki gençlerimiz...  Bir ülkede gençler mezuniyet cübbesiyle değil, pasaport kuyruğuyla vedalaşıyorsa orada mesele bireysel tercihlerden çok daha büyüktür. Bugün Türkiye’de yurt dışına gitmek bir “hayal” değil, neredeyse mezuniyet sonrası varsayılan bir plan. Özellikle iyi okullardan mezun olmuş, yabancı dili olan, kendini yetiştirmiş gençler için ülkede kalmak artık cesaret değil, belirsizlik sayılıyor. Beyin göçü artık soyut bir kavram değil. Laboratuvardan yazılım ofisine, hastaneden akademiye kadar her alanda nitelikli gençler sessizce eksiliyor. Gidenlerin ortak profili dikkat çekici: Çalışkan, disiplinli, üretmeye hazır ama karşılığını alamayan insanlar. Ve çoğu “ülkeyi sevmediği” için değil, ülkede bir gelecek göremediği için gidiyor. Sorunun temelinde sadece ekonomi yok. Elbette yüksek enflasyon, eriyen maaşlar, güvencesiz çalışma gençleri zorluyor. Ancak asıl kırılma noktası şu: liyakat duygusunun kaybolması. Bir genç yıllarca okuyup, kendini geliştirip sonunda torpil, belirsiz kriterler ve keyfi kararlarla karşılaştığında şunu düşünüyor: “Burada ne kadar iyi olursam olayım, bir sınırım var.” İşte tam o noktada bavul fikri doğuyor. Devletin bu tabloyu görmediğini söylemek haksızlık olur. Görüyor. Ama gördüğü halde hâlâ yeterli, kalıcı ve cesur adımlar atmıyor. Açıklanan teşvik paketleri, burslar, projeler var; fakat bunlar ya sınırlı kapsamlı ya sürekliliği olmayan ya da uygulamada adalet duygusunu pekiştirmeyen girişimler. Bir strateji değil, parça parça müdahaleler söz konusu. Asıl eksik olan şey uzun vadeli bir vizyon. Beyin göçü sadece “giden insan sayısı” değildir; kaybedilen bilgi, deneyim ve gelecek kapasitesidir. Bugün giden bir yazılımcı, yarın kurulmamış bir şirket; giden bir araştırmacı, yapılmamış bir buluş demektir. Bu kayıp kısa vadede fark edilmez ama yıllar sonra ülkenin rekabet gücünde ağır bir boşluk yaratır. Peki ne yapılmalı? Öncelikle AR-GE, bilim ve teknoloji alanları gerçekten desteklenmeli; kâğıt üzerinde değil, bütçede ve uygulamada. Üniversite ile özel sektör arasındaki kopukluk giderilmeli. Gençlerin “ilk iş” ve “ilk proje” aşamasında yalnız bırakılmadığı sistemler kurulmalı. Akademide ve kamuda şeffaf, denetlenebilir ve adil yükselme yolları oluşturulmalı. En önemlisi de: başarı cezalandırılmamalı, görmezden gelinmemeli. Yurt dışına gidenleri suçlamak da büyük bir yanılgı. Kimse doğup büyüdüğü toprakları keyfinden terk etmez. İnsanlar sadece emeklerinin karşılığını almak, saygı görmek ve geleceğini planlayabilmek ister. Bunları sağlayabilen ülkeler beyin göçü vermez; tam tersine, beyin çeker. Unutmayalım: Beyin göçünü tamamen durdurmak mümkün değildir, bu zaten gerekli de değildir. Dünya hareketlidir. Ama mesele gidenin bir gün geri dönmeyi düşünmesiyle ilgilidir. Eğer bir ülke gençlerine “Burada kalırsan gelişirsin, üretirsin, karşılığını alırsın” duygusunu verebiliyorsa, o ülke kaybetmez. Bugün gençler valizlerini hazırlıyor. Soru şu: Devlet hâlâ seyirci mi kalacak, yoksa bu gidişi tersine çevirecek cesur adımları atacak mı? Çünkü bir ülke, en iyilerini kaybetmeye alıştığında, sıradanlığa mahkûm olur.
Ekleme Tarihi: 17 Aralık 2025 -Çarşamba

Bu gün bakalım konumuz nedir

Tâbi ki gençlerimiz... 
Bir ülkede gençler mezuniyet cübbesiyle değil, pasaport kuyruğuyla vedalaşıyorsa orada mesele bireysel tercihlerden çok daha büyüktür. Bugün Türkiye’de yurt dışına gitmek bir “hayal” değil, neredeyse mezuniyet sonrası varsayılan bir plan. Özellikle iyi okullardan mezun olmuş, yabancı dili olan, kendini yetiştirmiş gençler için ülkede kalmak artık cesaret değil, belirsizlik sayılıyor.

Beyin göçü artık soyut bir kavram değil. Laboratuvardan yazılım ofisine, hastaneden akademiye kadar her alanda nitelikli gençler sessizce eksiliyor. Gidenlerin ortak profili dikkat çekici: Çalışkan, disiplinli, üretmeye hazır ama karşılığını alamayan insanlar. Ve çoğu “ülkeyi sevmediği” için değil, ülkede bir gelecek göremediği için gidiyor.

Sorunun temelinde sadece ekonomi yok. Elbette yüksek enflasyon, eriyen maaşlar, güvencesiz çalışma gençleri zorluyor. Ancak asıl kırılma noktası şu: liyakat duygusunun kaybolması. Bir genç yıllarca okuyup, kendini geliştirip sonunda torpil, belirsiz kriterler ve keyfi kararlarla karşılaştığında şunu düşünüyor: “Burada ne kadar iyi olursam olayım, bir sınırım var.” İşte tam o noktada bavul fikri doğuyor.

Devletin bu tabloyu görmediğini söylemek haksızlık olur. Görüyor. Ama gördüğü halde hâlâ yeterli, kalıcı ve cesur adımlar atmıyor. Açıklanan teşvik paketleri, burslar, projeler var; fakat bunlar ya sınırlı kapsamlı ya sürekliliği olmayan ya da uygulamada adalet duygusunu pekiştirmeyen girişimler. Bir strateji değil, parça parça müdahaleler söz konusu.

Asıl eksik olan şey uzun vadeli bir vizyon. Beyin göçü sadece “giden insan sayısı” değildir; kaybedilen bilgi, deneyim ve gelecek kapasitesidir. Bugün giden bir yazılımcı, yarın kurulmamış bir şirket; giden bir araştırmacı, yapılmamış bir buluş demektir. Bu kayıp kısa vadede fark edilmez ama yıllar sonra ülkenin rekabet gücünde ağır bir boşluk yaratır.

Peki ne yapılmalı?
Öncelikle AR-GE, bilim ve teknoloji alanları gerçekten desteklenmeli; kâğıt üzerinde değil, bütçede ve uygulamada. Üniversite ile özel sektör arasındaki kopukluk giderilmeli. Gençlerin “ilk iş” ve “ilk proje” aşamasında yalnız bırakılmadığı sistemler kurulmalı. Akademide ve kamuda şeffaf, denetlenebilir ve adil yükselme yolları oluşturulmalı. En önemlisi de: başarı cezalandırılmamalı, görmezden gelinmemeli.

Yurt dışına gidenleri suçlamak da büyük bir yanılgı. Kimse doğup büyüdüğü toprakları keyfinden terk etmez. İnsanlar sadece emeklerinin karşılığını almak, saygı görmek ve geleceğini planlayabilmek ister. Bunları sağlayabilen ülkeler beyin göçü vermez; tam tersine, beyin çeker.

Unutmayalım: Beyin göçünü tamamen durdurmak mümkün değildir, bu zaten gerekli de değildir. Dünya hareketlidir. Ama mesele gidenin bir gün geri dönmeyi düşünmesiyle ilgilidir. Eğer bir ülke gençlerine “Burada kalırsan gelişirsin, üretirsin, karşılığını alırsın” duygusunu verebiliyorsa, o ülke kaybetmez.

Bugün gençler valizlerini hazırlıyor. Soru şu: Devlet hâlâ seyirci mi kalacak, yoksa bu gidişi tersine çevirecek cesur adımları atacak mı? Çünkü bir ülke, en iyilerini kaybetmeye alıştığında, sıradanlığa mahkûm olur.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve haberege.com.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.