Hasan Tahsin
Köşe Yazarı
Hasan Tahsin
 

GÖRDÜĞÜNÜZE ALDANMAYIN, DUYDUĞUNUZA İNANMAYIN!

  Bugün vitrinlerde süslü püslü sunulan, sosyal medya mecralarında "parıltılı" paketlerle önümüze konulan o hayatların arkasındaki çürümeyi görmemek için ya kör olmak lazım ya da bu ihanetin bir parçası.  Başlığımız net: “Gördüğünüze aldanmayın, duyduğunuza inanmayın!” Çünkü bugün yaşadığımız toplumsal cinnet, üç beş günün ya da yanlış giden birkaç politikanın sonucu değil; bu, temelleri 12 Eylül 1980 darbesinin o karanlık postallarıyla atılmış planlı bir yıkım projesidir. 12 Eylül, sadece anayasayı askıya almadı; bu milletin karakterini, genetik kodlarını ve insani değerlerini de askıya aldı.  Hedeflenen, günlük yaşayan, kimliksiz, sadece tüketen, tüm insani değerleri birer içi boş kabuk gibi kabul eden bir "yığın" oluşturmak.  Başardılar mı?  Maalesef, etrafınıza bir bakın; parayı tek yaşam amacı, kibri de en büyük güç gören bir toplum haline geldik. Yalnızlaştırılmış, ailesinden koparılmış, "mış" gibi yaşayan milyonlar... Ve bu sonuçta, sağ ya da sol tüm siyasi iradelerin payı var!  Bugün metropollerin o ruhsuz, beton yığını "bir artı bir" dairelerine hapsolmuş, bir kedi besleyip anne-baba olma duygusunu orada tatmin ettiğini sanan, ama kapı komşusunun cenazesinden haberi olmayan bir nesil türetildi.  Kitap okumayan, tarihi sadece sosyal medyadaki on saniyelik yalan yanlış videolardan öğrenen, kendi köklerine, geleneklerine ve tarihsel gerçeklerine kulaklarını tıkamış bir toplum...  Bu toplumun bugün uyuşturucudan kara paraya, fuhuştan şiddete kadar her türlü insanlık dışı olayla anılması bir "kader" değil, bir "sonuçtur". Bu dejenere yapıyı inşa etmek için en büyük silah olarak medyayı kullandılar.  Hatırlayın 90’lı yılları...  Yardımlaşmanın, paylaşmanın, acıda ve sevinçte bir olmanın anlatıldığı o sıcak mahalle dizilerini hatırlayın. Sonra ne oldu? 2000’li yıllarla birlikte bir düğmeye basıldı. Ekranları her bölümde onlarca kişinin kurşun dizildiği, o iğrenç feodal düzenin "delikanlılık" adı altında pazarlandığı, "töre ve namus" adı altında kadın cinayetlerinin meşrulaştırıldığı yapımlar sardı. İnsanlık değerleriyle alay etmek "sanat" sanıldı; kadın ile erkek arasındaki o saygın mesafe ve nezaket ortadan kaldırıldı. 1980’ni imzalayanlar, 90’larda bir ara şaşırdı ama, 2000 başlarında yeniden o kirli oyuna döndürdüler ortamı.  TV kanallarını açtığınızda karşınıza çıkan Müge Anlı’lar, Didem Arslan Yılmaz’lar, Esra Erol’lar, Esra Ezmeci’ler... Bu programlarda her gün üst üste sergilenen o ensest ilişkiler, cinayetler, dolandırıcılıklar, yalanlar, dolanlar ve ahlaki çökmüşlük, Anadolu toplumunun, Türk Milleti’nin "gerçek" aynası mı, yoksa sistematik olarak çürütüldüğünün bir kanıtı mı?  Bu programlar bir “ıslah aracı mı” acaba gerçekten?  Eğer “ıslah aracı” ise, o zaman sormak da hakkımdır, madem “asayiş, adalet” TV programlarıyla tasarlanacak medyadan, o halde ne gerek var onca kuruma?  Millî Eğitim Bakanlığı ne iş yapmış 1980’den bugüne?  Emniyet, Adalet, Kültür ve hatta İstihbarat teşkilatları 1980’den bugüne "gerçekte" hangi “amacın” takipçisi olmuşlar?  Gençlerimiz uyuşturucu pençesinde yok olup giderken, liyakat ve hak etme kavramları ayaklar altına alınırken, "bilgi ve donanım" yerine "sadakat ve çıkar" kol gezerken bu kurumların sessizliği ne anlama gelmiş? Nüfusun büyük çoğunluğunun hayatı, sadece küçük bir azınlığın keyfi ve zenginliği için heba ediliyor.  Ve en acısı nedir biliyor musunuz?  Bu büyük soygunu, bu büyük yıkımı yaparken 1980 darbesinden beri, insanları “Allah ile aldatmaktan” hiç vazgeçmediler. İslam’ın o şefkat dolu ahlak kriterleri, dürüstlük ve adalet ilkeleri nerede? "Kula kulluk etmenin" aslında bir kölelik olduğu gerçeği neden unutturuldu? Laikliğin aslında dinsel inanç özgürlüğünün tek teminatı olduğu neden unutturuldu? Kardeşin kardeşe, oğulun babaya güvenmediği, dostluğun sadece "menfaat" ile ölçüldüğü bu karanlık tünelin sonu “hayır” değildir. Genç ölümler artıyor, uyuşturucu ilkokul kapılarına dayanmış durumda. Toplumun vicdanı nasır tutmuş. Türkiye’de acilen bir “Hafıza Devrimi” şarttır!  “Dünü” unutarak “bugün” yaşanmaz. 12 Eylül’de neyin çalındığını, 90’larda neyin dönüştürüldüğünü ve 2000’lerde neyin kurgulandığını anlamadan yarınları inşa edemeyiz.  “Muktedirlerin” varmak istediği o "son" nedir, onu iyi analiz etmek lazım. Zira “niyet” neyse “akıbet de” odur. Eğer “niyet” bu milleti kimliksiz, hafızasız bir köle ve koyun sürüsüne dönüştürmekse, “akıbetimiz” uçurumdur. Gördüğünüze aldanmayın efendiler! O şaşaalı binalar, lüks arabalar, sosyal medya fenomenlerinin sahte gülüşleri... Hepsi birer illüzyon.  Gerçek olan; sokaktaki şiddet, mutfaktaki yangın ve ruhumuzdaki o büyük boşluktur. Kendimize dönmezsek, tarihimizi ve değerlerimizi o "mış gibi" yaşayanların elinden geri almazsak, yarın ağlayacak bir vatanımız bile kalmayabilir. Bu yaşananlar artık yalnızca ekonomik kriz değildir. Bu yaşananlar artık yalnızca güvenlik sorunu hiç değildir. Bu yaşananlar “gençlik bozuldu” diyerek geçiştirilecek bir mesele hiç değildir. Bu, açık ve net: Bir “kimlik” ve “kültür” savaşıdır. Ve bu savaş tankla, tüfekle değil; ekranla, manşetle, müfredatla, algoritmayla yürütülmektedir. Kurşun yoktur ama hedef bellidir. Kan akmaz ama kayıplar büyüktür. En başta kaybedilen ise “hafızadır”! Kültür dediğiniz şey; türkü, halı, festival afişi değildir. Kültür; bir toplumun neyi doğru, neyi yanlış gördüğüdür! Utanma duygusudur, adalet refleksidir, vicdan terazisidir. İşte saldırı tam da buraya yapılmaktadır. Bugün “özgürlük” diye sunulan şeylerin büyük kısmı, “sorumluluktan kaçıştır”. “Bireysellik” adı altında yalnızlaştırılmış, “kendin ol” sloganıyla köksüzleştirilmiş insanlar üretilmektedir. Aile yük, çocuk masraf, anne-baba engel ilan edilmiştir.  Bir artı bir evlere sıkıştırılmış hayatlarda, kediyle, köpekle, kuşla kurulan bağa annelik-babalık denilmiş; insanın insana sorumluluğu sistemli biçimde unutturulmuştur. Bu bir ilerleme değil, “toplum dejenerasyonudur”. Dejenerasyon yalnızca suç oranlarının artması değildir. Dejenerasyon; “iyi ile kötünün yer değiştirmesidir”.  Utanılacak olanın övülmesi, erdemin alay konusu yapılmasıdır. Bilginin değersizleşmesi, cehaletin cesaretlendirilmesidir. Ve bu çürümenin ana taşıyıcısı her türlü “medyadır”. Ama “sosyal medya” felaketini de daha sonra yazacağımı burada söylemek isterim.  Medya artık haber vermez; “gündem yönetir”. Gerçeği anlatmaz; gerçeği seçer. İşine geleni büyütür, işine gelmeyeni karartır. Bir olay günlerce köpürtülürken, bir başka olay bir satırla geçiştirilir. Çünkü mesele ne olduğu değil, “ne işe yaradığıdır”. İstanbul televizyonlarına bakın. Mafya romantize edilir. Silah erdem, zorbalık karizma gibi sunulur. Kadın ya meta ya kurbandır. Töre cinayetleri “dramatik arka plan”, şiddet “hikâye derinliği” olur. Dizi adı altındaki yayınların perde arkasında acaba ne amaçlar vardır? Menfaat için “bana necilik” başta tabii.  Hatırlayın “Kurtlar Vadisi” oynarken, sokaklarda koyu tekim elbiseli, beyaz gömlekli, kravatsız tipler çoğalmıştı.  Aynı kanalda beş dakika sonra da “şiddete hayır” spotu döner. Buna vicdan değil, “ikiyüzlülük” denir. Bu düzen yalnızca medya ile ayakta durmaz. Bu düzen bir “üçgen” üzerine kuruludur: “Medya – Sermaye – Siyaset.” Siyasetin “tarikat” gerçeği ile de “bağlantısı” vardır ki, “Allah ile aldatmak” burada başlar!  Medya gerçeği gizler. Sermaye yön verir. Siyaset idare ediyormuş gibi yapar. “Allah” adı dillerden düşmez ama “kul hakkı” yerde sürünür. İnanç ahlak üretmez; korku üretir. Dindarlık vicdan değil, vitrin haline getirilmiştir. Oysa İslam’ın özü adalettir, merhamettir, ahlaktır. Kula kulluk haramdır. Ama bugün en makbul davranış CHP de bile “biattir”. Bugün nüfusun büyük çoğunluğu hayatını yalnızca “ayakta kalmak” için harcamaktadır. Gençler gelecek kurmaz, kaçış planı yapar. Orta yaşlılar suskundur. Yaşlılar mahcuptur. Herkes bir şeylerin yanlış gittiğini bilir ama adını koymak istemez. Oysa bu bir kültür savaşıdır.Bu bir algı savaşıdır.Bu bir hafıza savaşıdır. Ve bu savaşta tarafsız olan yoktur. Susmak tarafsızlık değildir; “bu düzenin tuğlası olmaktır”. Algıyı kaybeden gerçeği kaybeder. Kültürünü kaybeden bir toplum, bir süre sonra ülkesini de kaybeder. O yüzden son kez yazıyorum:  Her gördüğünüze aldanmayın. Her duyduğunuza inanmayın.Size sunulan gündemin arkasına bakın.Çünkü niyet bozuksa, akıbet felakettir.  
Ekleme Tarihi: 20 Aralık 2025 -Cumartesi

GÖRDÜĞÜNÜZE ALDANMAYIN, DUYDUĞUNUZA İNANMAYIN!

 

Bugün vitrinlerde süslü püslü sunulan, sosyal medya mecralarında "parıltılı" paketlerle önümüze konulan o hayatların arkasındaki çürümeyi görmemek için ya kör olmak lazım ya da bu ihanetin bir parçası. 
Başlığımız net: “Gördüğünüze aldanmayın, duyduğunuza inanmayın!”
Çünkü bugün yaşadığımız toplumsal cinnet, üç beş günün ya da yanlış giden birkaç politikanın sonucu değil; bu, temelleri 12 Eylül 1980 darbesinin o karanlık postallarıyla atılmış planlı bir yıkım projesidir.
12 Eylül, sadece anayasayı askıya almadı; bu milletin karakterini, genetik kodlarını ve insani değerlerini de askıya aldı. 
Hedeflenen, günlük yaşayan, kimliksiz, sadece tüketen, tüm insani değerleri birer içi boş kabuk gibi kabul eden bir "yığın" oluşturmak. 
Başardılar mı? 
Maalesef, etrafınıza bir bakın; parayı tek yaşam amacı, kibri de en büyük güç gören bir toplum haline geldik. Yalnızlaştırılmış, ailesinden koparılmış, "mış" gibi yaşayan milyonlar...
Ve bu sonuçta, sağ ya da sol tüm siyasi iradelerin payı var! 
Bugün metropollerin o ruhsuz, beton yığını "bir artı bir" dairelerine hapsolmuş, bir kedi besleyip anne-baba olma duygusunu orada tatmin ettiğini sanan, ama kapı komşusunun cenazesinden haberi olmayan bir nesil türetildi. 
Kitap okumayan, tarihi sadece sosyal medyadaki on saniyelik yalan yanlış videolardan öğrenen, kendi köklerine, geleneklerine ve tarihsel gerçeklerine kulaklarını tıkamış bir toplum... 
Bu toplumun bugün uyuşturucudan kara paraya, fuhuştan şiddete kadar her türlü insanlık dışı olayla anılması bir "kader" değil, bir "sonuçtur".
Bu dejenere yapıyı inşa etmek için en büyük silah olarak medyayı kullandılar. 
Hatırlayın 90’lı yılları... 
Yardımlaşmanın, paylaşmanın, acıda ve sevinçte bir olmanın anlatıldığı o sıcak mahalle dizilerini hatırlayın. Sonra ne oldu? 2000’li yıllarla birlikte bir düğmeye basıldı. Ekranları her bölümde onlarca kişinin kurşun dizildiği, o iğrenç feodal düzenin "delikanlılık" adı altında pazarlandığı, "töre ve namus" adı altında kadın cinayetlerinin meşrulaştırıldığı yapımlar sardı. İnsanlık değerleriyle alay etmek "sanat" sanıldı; kadın ile erkek arasındaki o saygın mesafe ve nezaket ortadan kaldırıldı. 1980’ni imzalayanlar, 90’larda bir ara şaşırdı ama, 2000 başlarında yeniden o kirli oyuna döndürdüler ortamı. 
TV kanallarını açtığınızda karşınıza çıkan Müge Anlı’lar, Didem Arslan Yılmaz’lar, Esra Erol’lar, Esra Ezmeci’ler... Bu programlarda her gün üst üste sergilenen o ensest ilişkiler, cinayetler, dolandırıcılıklar, yalanlar, dolanlar ve ahlaki çökmüşlük, Anadolu toplumunun, Türk Milleti’nin "gerçek" aynası mı, yoksa sistematik olarak çürütüldüğünün bir kanıtı mı? 
Bu programlar bir “ıslah aracı mı” acaba gerçekten? 
Eğer “ıslah aracı” ise, o zaman sormak da hakkımdır, madem “asayiş, adalet” TV programlarıyla tasarlanacak medyadan, o halde ne gerek var onca kuruma? 
Millî Eğitim Bakanlığı ne iş yapmış 1980’den bugüne? 
Emniyet, Adalet, Kültür ve hatta İstihbarat teşkilatları 1980’den bugüne "gerçekte" hangi “amacın” takipçisi olmuşlar? 
Gençlerimiz uyuşturucu pençesinde yok olup giderken, liyakat ve hak etme kavramları ayaklar altına alınırken, "bilgi ve donanım" yerine "sadakat ve çıkar" kol gezerken bu kurumların sessizliği ne anlama gelmiş?
Nüfusun büyük çoğunluğunun hayatı, sadece küçük bir azınlığın keyfi ve zenginliği için heba ediliyor. 
Ve en acısı nedir biliyor musunuz? 
Bu büyük soygunu, bu büyük yıkımı yaparken 1980 darbesinden beri, insanları “Allah ile aldatmaktan” hiç vazgeçmediler. İslam’ın o şefkat dolu ahlak kriterleri, dürüstlük ve adalet ilkeleri nerede? "Kula kulluk etmenin" aslında bir kölelik olduğu gerçeği neden unutturuldu? Laikliğin aslında dinsel inanç özgürlüğünün tek teminatı olduğu neden unutturuldu?
Kardeşin kardeşe, oğulun babaya güvenmediği, dostluğun sadece "menfaat" ile ölçüldüğü bu karanlık tünelin sonu “hayır” değildir. Genç ölümler artıyor, uyuşturucu ilkokul kapılarına dayanmış durumda. Toplumun vicdanı nasır tutmuş.
Türkiye’de acilen bir “Hafıza Devrimi” şarttır! 
“Dünü” unutarak “bugün” yaşanmaz. 12 Eylül’de neyin çalındığını, 90’larda neyin dönüştürüldüğünü ve 2000’lerde neyin kurgulandığını anlamadan yarınları inşa edemeyiz. 
“Muktedirlerin” varmak istediği o "son" nedir, onu iyi analiz etmek lazım. Zira “niyet” neyse “akıbet de” odur. Eğer “niyet” bu milleti kimliksiz, hafızasız bir köle ve koyun sürüsüne dönüştürmekse, “akıbetimiz” uçurumdur.
Gördüğünüze aldanmayın efendiler! O şaşaalı binalar, lüks arabalar, sosyal medya fenomenlerinin sahte gülüşleri... Hepsi birer illüzyon. 
Gerçek olan; sokaktaki şiddet, mutfaktaki yangın ve ruhumuzdaki o büyük boşluktur.
Kendimize dönmezsek, tarihimizi ve değerlerimizi o "mış gibi" yaşayanların elinden geri almazsak, yarın ağlayacak bir vatanımız bile kalmayabilir.
Bu yaşananlar artık yalnızca ekonomik kriz değildir.
Bu yaşananlar artık yalnızca güvenlik sorunu hiç değildir.
Bu yaşananlar “gençlik bozuldu” diyerek geçiştirilecek bir mesele hiç değildir.
Bu, açık ve net: Bir “kimlik” ve “kültür” savaşıdır.
Ve bu savaş tankla, tüfekle değil; ekranla, manşetle, müfredatla, algoritmayla yürütülmektedir. Kurşun yoktur ama hedef bellidir. Kan akmaz ama kayıplar büyüktür. En başta kaybedilen ise “hafızadır”!
Kültür dediğiniz şey; türkü, halı, festival afişi değildir.
Kültür; bir toplumun neyi doğru, neyi yanlış gördüğüdür!
Utanma duygusudur, adalet refleksidir, vicdan terazisidir.
İşte saldırı tam da buraya yapılmaktadır.
Bugün “özgürlük” diye sunulan şeylerin büyük kısmı, “sorumluluktan kaçıştır”. “Bireysellik” adı altında yalnızlaştırılmış, “kendin ol” sloganıyla köksüzleştirilmiş insanlar üretilmektedir. Aile yük, çocuk masraf, anne-baba engel ilan edilmiştir. 
Bir artı bir evlere sıkıştırılmış hayatlarda, kediyle, köpekle, kuşla kurulan bağa annelik-babalık denilmiş; insanın insana sorumluluğu sistemli biçimde unutturulmuştur.
Bu bir ilerleme değil, “toplum dejenerasyonudur”.
Dejenerasyon yalnızca suç oranlarının artması değildir. Dejenerasyon; “iyi ile kötünün yer değiştirmesidir”.  Utanılacak olanın övülmesi, erdemin alay konusu yapılmasıdır. Bilginin değersizleşmesi, cehaletin cesaretlendirilmesidir.
Ve bu çürümenin ana taşıyıcısı her türlü “medyadır”. Ama “sosyal medya” felaketini de daha sonra yazacağımı burada söylemek isterim. 
Medya artık haber vermez; “gündem yönetir”. Gerçeği anlatmaz; gerçeği seçer. İşine geleni büyütür, işine gelmeyeni karartır. Bir olay günlerce köpürtülürken, bir başka olay bir satırla geçiştirilir. Çünkü mesele ne olduğu değil, “ne işe yaradığıdır”.
İstanbul televizyonlarına bakın. Mafya romantize edilir. Silah erdem, zorbalık karizma gibi sunulur. Kadın ya meta ya kurbandır. Töre cinayetleri “dramatik arka plan”, şiddet “hikâye derinliği” olur. Dizi adı altındaki yayınların perde arkasında acaba ne amaçlar vardır? Menfaat için “bana necilik” başta tabii. 
Hatırlayın “Kurtlar Vadisi” oynarken, sokaklarda koyu tekim elbiseli, beyaz gömlekli, kravatsız tipler çoğalmıştı. 
Aynı kanalda beş dakika sonra da “şiddete hayır” spotu döner. Buna vicdan değil, “ikiyüzlülük” denir.
Bu düzen yalnızca medya ile ayakta durmaz.
Bu düzen bir “üçgen” üzerine kuruludur:
“Medya – Sermaye – Siyaset.” Siyasetin “tarikat” gerçeği ile de “bağlantısı” vardır ki, “Allah ile aldatmak” burada başlar! 
Medya gerçeği gizler.
Sermaye yön verir.
Siyaset idare ediyormuş gibi yapar.
“Allah” adı dillerden düşmez ama “kul hakkı” yerde sürünür. İnanç ahlak üretmez; korku üretir. Dindarlık vicdan değil, vitrin haline getirilmiştir. Oysa İslam’ın özü adalettir, merhamettir, ahlaktır. Kula kulluk haramdır. Ama bugün en makbul davranış CHP de bile “biattir”.
Bugün nüfusun büyük çoğunluğu hayatını yalnızca “ayakta kalmak” için harcamaktadır. Gençler gelecek kurmaz, kaçış planı yapar. Orta yaşlılar suskundur. Yaşlılar mahcuptur. Herkes bir şeylerin yanlış gittiğini bilir ama adını koymak istemez.
Oysa bu bir kültür savaşıdır.Bu bir algı savaşıdır.Bu bir hafıza savaşıdır.
Ve bu savaşta tarafsız olan yoktur. Susmak tarafsızlık değildir; “bu düzenin tuğlası olmaktır”. Algıyı kaybeden gerçeği kaybeder. Kültürünü kaybeden bir toplum, bir süre sonra ülkesini de kaybeder. O yüzden son kez yazıyorum: 
Her gördüğünüze aldanmayın. Her duyduğunuza inanmayın.Size sunulan gündemin arkasına bakın.Çünkü niyet bozuksa, akıbet felakettir.

 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve haberege.com.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.