
Eleştiriye “hakaret”, sorgulamaya “küstahlık”, araştırmaya “yıpratma” diyenler “demokrat” olabilir mi?
Bu soru, Türkiye’nin her yerinde geçerli olabilir ama İzmir’de çok daha yaygındır artık. Çünkü İzmir, yıllardır kendini demokrasi, özgürlük ve çağdaşlık söylemiyle tanımlayan bir şehirdir.
Demokrasi alkışla değil, eleştiriyle yaşar.
Ama İzmir’de uzun süredir “eleştiri”; susturulması gereken bir “rahatsızlık”, soru soranlar ise “uyumsuz” olarak görülüyor.
Eleştiri yapanların yalnızlaştırılması artık kimseyi şaşırtmıyor.
Telefonların açılmaması, davet listelerinden çıkarılmak, yok sayılmak, görmezden gelinmek…
Bunlar münferit değil; yerleşik bir tahammülsüzlüğün sonuçları.
Eleştiriyi dikkate almamak, aslında eleştirilenin kendine verdiği en büyük zarardır. Aynaya bakmaktan korkanlar, aynayı kırarak kurtulacağını sanır. Oysa gerçek, susturuldukça büyür.
İzmir’de 1999 yılından bu yana yerel iktidarı elinde tutan Cumhuriyet Halk Partisi’nin, yıllar içinde demokrasi reflekslerini ciddi biçimde zayıflattığı artık inkâr edilemez. Genel Merkez yönetimlerinden belediyelere, en küçük örgüt birimlerine kadar CHP, artık “parlamenter demokrasiyi” unutmuş ve adeta iktidarın “gizli destekçisi” gibi suni muhalefet döngüsündedir. Genel Başkan Özel’in iddia ettiği “hesaplaşmayı” birdenbire “öte dünyaya” taşıması, acaba “kimleri hatırlamamızı” sağlamaktadır?
Ya onlarca belediye başkanı kodesteyken, belediyelerine türlü mali baskılar yapılırken, iktidar vekilleri hemen her gün İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin topa tutarken, belediye başkanının “güzelleme” kıvamında iktidar partisi il başkanını övmesi normal midir? Kendi vekillerini tartışan bir belediye başkanı, iktidara “ama ben herkesin başkanıyım, tabii ki iktidar bakanlarıyla, mensuplarıyla görüşürüm” basitliğinde açıklayabilir mi? Bunun bir örneği var mıdır gerçekten? Geçmişte Aziz Kocaoğlu’nun “devlet adamlığı” yaklaşımını “yalakalık” diye eleştirenler acaba Cemil Tugay’ın yaklaşımlarına neden sessizdir? Oysa Cemil Tugay “başkan” olur olmaz “Ak Parti’ye yakın” bazı isimlere belediyede “kilit görevler” vermişti. Yani ortada öyle şaşılaşacak bir durum yok netice olarak. Şaşılacak şey, “göründüğü” gibi “olmayan” medya ve sivil toplumdur!
Sandık, demokrasinin tamamı sanılmış; çoğunluk, ne yazık ki, her kararın gerekçesi haline gelmiştir.
Eleştiren “yıpratıcıdır”.
Soran “iyi niyetli değildir”.
Uyaran “karşı cephededir”.
Oysa bunları düşünen zaten “karşı cepheden” konuşur!
Bu refleksle demokrasi olmaz.
İzmir’deki CHP’li belediyelerin pratiklerine bakıldığında; eleştiriye kapalı, denetlenmekten hoşlanmayan, basını bilgilendirmeyi değil yönlendirmeyi tercih eden bir anlayış açıkça görülmektedir. Son zamanlarda bazı “ilçe belediyeleri basın danışmanlarının” ve İl Başkanı Çağatay Güç’ün kulağıma gelen, hadsiz yaklaşım ve söylemleri, nedense sineye çekilmektedir. Cahil bazı başkanların, kendilerini “şehir devleti derebeyi” sanmaları da gelinen karanlık noktadır.
Gazeteciye cevap vermek lütuf, soru ise had aşımı sayılmaktadır.Bu tablo sadece siyasetin değil, İzmir basınının da aynasıdır.
Bir zamanlar Anadolu’ya “gazetecilik” ışığını yakan bu şehir, bugün basın açısından ciddi bir irtifa kaybı yaşamaktadır. “Gazeteci” olmanın “idealist” ve “bedel ödeyen” tavrı yerine bugün hem mesleği hem de örgütsel yapıyı bazı siyasi menfaat odaklarının “arka bahçesi” yapma eğilimi yüksektir.
Özellikle İzmir Gazeteciler Cemiyeti’nin tarihsel misyonu ile bugünkü duruşu arasındaki mesafe, artık görmezden gelinemeyecek kadar açılmıştır.
Değişmeyen ve neredeyse “feodal” kafalı yönetimler, kapalı devre ilişkiler, eleştiriden rahatsız olan bir kurumsal refleks…
Adı konmamış ama herkesin bildiği bir düzen.
Muhabirlik yapmadan, sokak görmeden, haber kovalamadan meslekte söz sahibi olanlar; gazeteciliği emekle değil temasla öğrenenler…
Salonlarda dolaşıp halk adına konuşan ama halktan kopuk bir zihniyet.
Bugün İzmir’de gazeteci geçinemiyor.
Asgari ücretle çalışan muhabir, bir kitap alamıyor, kendini geliştiremiyor.
10 Ocaklarda kürsülerde “gazeteciler” değil; “patronlar”, yöneticiler, ilişkiler konuşuyor.
Gazeteci ise dinleyen, susan, bekleyen konumda.
Bir yanda kopyala–yapıştır haberler, diğer yanda mesleği öğrenmeden rekabete itilen gençler…
Ama hâlâ “basın özgürlüğü” süslü cümlelerle anlatılıyor. Hem de en riyakar ve yüzsüz şekillerde!
Düşündüğü gibi yaşamayan, savunduğu değerleri ilk fırsatta unutanlar; İzmir’de de “efsane”, “duayen” ilan ediliyor. “Dün” 212 sayılı yasaya karşı çıkanlar bugün sadece yaşlarından mıdır nedir, hak etmedikleri saygıyı yaşıyor!
Gazeteci çalışanın sırtından borçlanıp, borcunu ödemeyenlerbile saygı görüyor.
Gazeteciler ise belediye kapılarında, oda koridorlarında, parti binalarında bekleşen figüranlara dönüşüyor.
İlan aldığına yandaş, alamadığına “demokrat” kesilen bu ahlak; en çok da İzmir’in demokrasi iddiasına zarar veriyor.
Ve belki de en acısı şu:
Bu sahte demokrat dil, hayatını demokrasi uğruna bedel ödeyerek geçirmiş gerçek gazetecilerin hatırasını incitiyor.
Demokrasi, eleştiriden korkmamakla başlar.
Gazetecilik, güce yakın durmakla değil; gerçeğe sadık kalmakla anlam kazanır.
Ve İzmir için şunu açıkça söylemek gerekir:
Eleştiriyi susturan her yapı, bir gün kendi çürümesini bu şehirde alkışlamak zorunda kalır.
