
10 Kasım...
Bir yas günü mü sadece ve 87. Yılında?
Bir “veda” değil, “kendimizle hesaplaşma” günüdür ki, hala “utanmayı” hissedip “yüzümüz tutuyorsa”?
Bir milletin, kendine “ayna tutma” cesaretidir bu tarih aslında.
Mustafa Kemal Atatürk, ömrünü cephelerde, aklını devrimlere, kalbini bu millete adamış bir liderdi.
Anafartalar’da,Sakarya’da, Dumlupınar’da, yalnız düşmanı değil, “esareti” ve “umutsuzluğu da” yenmişti.
Ve kazandığı zaferin ardından kılıcını kınına, üniformasını dolaba koyup; milletini “cehaletle savaşmaya” çağırdı.
Çünkü biliyordu ki:“Cehalet yenilmedikçe, hiçbir zafer kalıcı değildir.”
İşte biz, o sözün gölgesinde hâlâ yaşıyoruz 87 yıldır!
Zaferi kazandık ama cehaleti yenemedik.
Cumhuriyeti kurduk ama “fikri hür, vicdanı hür nesiller” yetiştiremedik.
Bir yandan "muasır medeniyetler seviyesine çıkacağız" dedik,ama hâlâ liyakat yerine torpili, bilim yerine hurafeleri, üretim yerine ithalatı konuşuyoruz!
O, “Köylü milletin efendisidir” derken, Anadolu’nun alnı terli insanını ayağa kaldırmak istemişti.Bugün köylü, tarlasını satıp şehre kaçıyor.Toprağını değil, umudunu ekmeye uğraşıyor.
Ve şehirler, beton yığınları arasında nefessiz kalmış kalabalıklara dönüştü. O, “Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir” diyordu.Bugün sanatı, düşünceyi, eleştiriyi “tehdit” gören bir zihniyetin pençesindeyiz.
Tiyatrolar kapanıyor, kitaplar yasaklanıyor, özgürlükler “güvenlik” bahanesiyle kısılıyor…
Ve biz hâlâ Atatürk’ün “fikri hür” dediği topluma ulaşamadık.
O, “Benim manevi mirasım ilim ve akıldır” dedi.Ama biz, onun mirasını sloganlara, posterlere, bir günlüğüne hatırlanan törensel saygılara hapsettik.
Oysa miras; duvarlarda değil, “zihinlerde ve vicdanlarda” yaşamalıydı.
Ve belki de en acısı şu:
“Onu en çok ananlar, onu en az anlayanlardır.”
O “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” derken, biz hâlâ biat kültürünün, lider tapınmasının gölgesindeyiz.
O “Yurtta sulh, cihanda sulh” dedi, biz nefretle, öfkeyle birbirimizi tüketiyoruz.
O halkçılık dedi, biz kutuplaşmayı seçtik.
O akıl dedi, biz hurafeyi benimsedik.
Belki de gerçekten “en yakınındakiler bile onu tam anlayamadı.”
Çünkü o, geleceği bugünden görebilen nadir insanlardandı.
“Beni görmek demek, yüzümü görmek değildir. Fikirlerimi, duygularımı anlıyorsanız, bu kafidir” demişti.
Bizse, 86 yıldır onun yüzünü her yerde görüyoruz ama fikirlerini giderek daha az hissediyoruz.
10 Kasım, artık bir matem günü değil;bir “milli özeleştiri günü” olmalı.
Kendimize dürüstçe ve cesaretle sormalıyız:Bir ülke hâlâ yoksullukla, adaletsizlikle, cehaletle boğuşuyorsa;kadınlar hâlâ korkuyla yaşıyorsa,gençler hâlâ umutsuzsa, üretimden vazgeçtiysek, ekip, biçip, yetiştiremiyorsak, O’nun kurduğu makamlarda oturanlar, bir Fatiha’yı bile “çok görecek” kadar gafletteyse, kendi kurduğu parti bile liyakat yerine nepotizmi seçtiyse, biz bu mirasa nasıl sahip çıktık?
Atatürk’ün 57 yılda başardığını, biz 102 yılda koruyamadık.
O, imkânsızı mümkün kıldı;biz, mümkünü bile beceremedik.
Dolmabahçe’nin sessizliğinde yankılanan tek bir soru var bugün:
“Ey millet, seni ayağa kaldıran adama layık olabildin mi?”
Ebedi Şef Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü, rahmet, minnet ve mahcubiyetle anıyorum. Ruhu şad olsun, Allah rahmetini esirgemesin!
