İkinci Dünya Savaşı'nın galiplerinin kapitalizmin altın çağını yaşaması için kurgulayıp dünyaya nizam verdiği iddia edilen uluslararası siyasi ve ekonomik yapı, bir asır göremeden telafisi imkansız bir yıkım yaşıyor.
Karşımızdaki tablonun geçici bir kriz veya konjonktürel bir sarsıntı değil; bir devrin fiilen kapanışı olduğu tartışmasız .
Başta Amerika olmak üzere bu devletlerin bu kadar agresif olmaları ve dünyayı kaosa sürüklemeye çabalarının temelinde de bu yıkımın önüne geçme çabasından başka bir şey değil.
Küresel güvenliği sağlamak iddiasıyla kurulan Birleşmiş Milletler, bugün itibarıyla siyaseten ve hukuken iflas bayrağını çekmiştir.
Dünyada yaşanan krizlerde,savaşlarda,hiçbir yaptırım gücü kalmayan, Güvenlik Konseyi'ndeki beş ülkenin kuklasına dönen ve veto oyunlarına hapsolan bu yapı, “De Facto” olarak ömrünü tamamlamıştır.
Krizleri çözmek bir yana, çatışmaları dondurmaktan dahi aciz kalan BM, artık sadece diplomatik seremonilerin icra edildiği işlevsiz bir tiyatro sahnesinden ibarettir.
Acı olan ise Birleşmiş Milletler'in bu “De Facto ölümü”, zaten tartışmalı olan uluslararası hukuk mefhumunu tamamen ortadan kaldırmış ve bilek gücünün tek geçer akçe olduğu kuralsız bir rekabet döneminin kapılarını sonuna kadar açmıştır.
Diğer tarafta ise on yıllarca bir refah, demokrasi ve medeniyet projesi (!) olarak pazarlanan Avrupa Birliği içinde daha yarım asır göremeden sonun başlangıcının çoktan tetiklendiğini düşünüyorum.
Güvenlik politikalarında ABD’ye, enerji tedarikinde yakın zamana kadar Moskova'ya, sanayi ve üretim zincirinde ise tamamen Pekin'e bağımlı yaşayan kağıttan kaplan AB, küresel rekabetteki yerini de hızla kaybediyor.
Hantallaşan bürokrasisi, yaşlanan nüfusu, birliğin lokomotifi Almanya'nın yaşadığı sanayisizleşme süreci ve inovasyon yarışında Asya-Pasifik'in açık ara gerisinde kalması, Avrupa Birliği'ni küresel bir aktör olmaktan çıkarmıştır .
Kendi içindeki siyasi ve ekonomik çatlakları bile onaramayan Brüksel aklının, yeni dünyanın çok kutuplu sert jeopolitik gerçekliğinde söz sahibi olma kapasitesi kalmamıştır.
Batı merkezli bu çöküşün meydana getirdiği boşluk ise küresel ticaretin, enerji hatlarının ve tedarik zincirlerinin sıfırdan dizayn edilmesini zorunlu kılmaktadır.
İşte Türkiye’nin önündeki tarihi mesele, bu kuralsızlaşan yeni dünyada sadece hayatta kalmaya çalışmak değil;
Çöken sistemin yerine kurulan jeoekonomik mimaride ana kurucu merkezlerden biri konumuna yükselmektir.
Bu nedenle mandacı zihniyetin yıllardır siyasi lügatimize yerleştirdiği ve bizi Batı'ya hizmet eden bir aparat konumuna sokan o meşhur "Asya ile Avrupa arasındaki köprü" ezberini kati surette terk etmek zorundayız.
Kelime bazında baktığınızda "köprü" üzerinden yük geçen, zenginlik geçen, insan geçen ama köprünün kendisine hiçbir şey kalmayan kelimeden başka bir şey değildir.
Eş anlatımla eğer Milyarlarca dolarlık limanlar, havalimanları ve demiryolları inşa edip, buralardan geçen Asya malının Avrupa'ya ulaşmasını izlerseniz, sadece dünyanın en başarılı "nakliyatçısı" olursunuz.
Oysa bugün gelinen ekonomik gerçeklik, Türkiye'yi artık kenarda köşede bekçilik ve nakliye işlerini yapan bir müttefik değil, doğu ile batı arasındaki ticaret ve enerji akışını yöneten, kontrol eden ve bundan jeopolitik güç devşiren bir "merkez ülke" olmaya zorluyor.
Büyük güçlerin rekabet sahasının tam ortasında yer almak, Türkiye ne yapacak diye düşünmelerini sağlamak bize bir “avantaj” kelimesinin ötesinde, çok ağır bir “sorun çözme ve denge kurma” sorumluluğu yüklüyor.
Artık topraklarımıza gelen o milyar dolarlık ürünleri sadece bir kapıdan diğerine geçirmek değil bunları kendi topraklarımızda işlemek, dönüştürmek, teknolojiyle harmanlamak ve yüksek katma değer katarak satmak olmazsa olmazımız olmalıdır.
Eğer yeni nesil, yüksek teknoloji odaklı ve üretime dayalı bir sanayi vizyonu geliştiremezsek, milyarlarca dolarlık altyapı yatırımlarımız boşa gidecektir.
Sonuç olarak mesele, eski dünya yıkılırken yenisinin mimarisinde Türkiye’nin vereceği karardır.
Eğer coğrafyanın bize sunduğu bu emsalsiz lojistik merkezi konumunu; akılcı, planlı ve yeni nesil bir üretim ekonomisiyle birleştirebilirsek, sadece bir geçiş noktası değil, küresel sistemin kurallarını yazan belirleyici merkezlerden biri oluruz.
Kaosun içinden doğan bu düzende sadece hayatta kalmak yetmez; o düzeni şekillendiren, yöneten ve yönlendiren güç olmak zorundayız.
