Ah o meşhur soru…
Türk insanının DNA sına işlemiş; vapurda, kahvehanede veya bir akşam yemeği sofrasında dönüp dolaşıp geldiğimiz o ortak nokta.
Aslında bu soruyu sorma biçimimiz, hem derin bir sitemi hem de bitmek bilmeyen bir umudu barındırıyor.
Bu sorunun içinde; ekonomik dalgalanmalar, her sabah yeni bir gündeme uyanmanın verdiği yorgunluk ve “acaba yarın ne olacak?” hissi var. Bütün bunlar bizi biraz yordu.
Ama bir gerçek de var ki bu toprakların insanı kadar duruma hızla uyum sağlayan, kriz anında pratik zekâ üreten az insan bulunur.
Biz,tükendikçe ayağa kalkmayı öğrenmiş,
en zor günde bile bir şekilde toparlanabilen; birlik ve beraberlik ile ayakta kalan bir toplumuz.
Ne olacak sorusunun yanıtı biraz da bizde saklı.
Tarihsel olarak bakarsak, bu memleket ne badireler atlattı ve her seferinde küllerinden yeniden doğmayı başardı.
Buna rağmen,
bugün ülkemizde gençler, geleceği hayal edemiyor.
Büyük bir belirsizlik ve kaygı içindeler.
Gençlerin en büyük kaygısı, aileden bağımsız bir hayat kuramama korkusu.
İlk işine giren bir gencin tek başına ev tutabilmesi ya da emeğiyle bir şey satın alabilmesi artık bir “lüks*olarak görülüyor.
Bu da gençlerin gelecek planlarını ve özgüven lerini zedeliyor.
Araştırmalar, ekonomik belirsizliğin ve işsizliğin gençlerde depresyon oranlarını %70’lerin üzerine taşıdığını gösteriyor.
Diploma tek başına yetmiyor.
Eğitim, eğitim sistemindeki yaşanan değişimler nedeniyle istihdam piyasasının ihtiyaçlarıyla da her zaman eş zamanlı yürümüyor.
Üniversite mezunlarının çoğu, aldıkları eğitimin sektörün ihtiyacını karşılamadığını düşünüyor.
Gençlerin %45’ten fazlası, sınavların ve işe alım süreçlerinin adil işlemediğine dair derin bir inançsızlık taşıyor.
Çalışsam da hakkımı alamayacağım düşüncesi, motivasyonun önünde büyük bir engel gibi duruyor.
Bu kaygının en somut sonucu, yetişmiş insan gücünü kaybetmemiz.
Sadece doktorlar, mühendisler, yazılımcılar vb. değil; artık üniversite öğrencileri, daha birinci sınıftan itibaren “nasıl giderim?” planları yapmaya başlıyor.
Çünkü mesele sadece “iyi maaş” değil, “özgürlük ve “hukukun üstünlüğü” gibi değerler için de gitmek istiyor.
Eğer bu potansiyeli, yetişmiş insan gücünü sisteme entegre edemezsek “kayıp bir nesil” ile karşı karşıya kalabiliriz.
Bu da yaşlanan nüfusla birleşince ekonomik durgunluğun kalıcı hâle gelmesi demektir.
Ve ironik olan şu ki,
bu kadar baskı,bu kadar kaygı gençleri daha dirençli ve daha çözüm odaklı kılıyor.
Özellikle yapay zekâ ve dijital donanım konularında inanılmaz bir adaptasyon yetenekleri var.
Yeter ki ülkenin geleceği için ve gençlerin kaygılarını dindirecek somut bir “Umut, Adalet, Liyakat Projesi” sunulsun.
Eğitim ve ekonomi birbirini destekleyen bir döngüdür.
Eğitim sistemi ne kadar nitelikliyse ekonomi o kadar katma değerli olur; ekonomi ne kadar güçlüyse eğitime o kadar kaynak ayırabilir.
Şu anki durum tam anlamıyla bir yaşam mücadelesi.
Eskiden “birikim yapabilirim” derken, şimdi soru “ayın sonunu nasıl getirebilirim?” hâline geldi.
Gençler önünü göremediği için uzun vadeli plan yapamıyor.
Bu durum sadece bireyleri değil, yatırımcıyı da “bekle-gör” moduna sokuyor.
Ülkemizin en büyük sınavı, ithalata dayalı tüketimden yüksek teknolojiye dayalı ve üretim odaklı bir modele geçip geçemeyeceğidir.
Eğitimde nicelik (sayı) arttı ama nitelik (kalite) konusunda ciddi soru işaretleri var.
Herkes beyaz yakalı olmak zorunda değil.
Sanayici “eleman bulamıyorum” diyor, gençler “iş bulamıyoruz” diyor.
Aradaki uçurum, mesleki eğitimin ve ara eleman ihtiyacının ne kadar hayati olduğunu ve ihmal edildiğini gösteriyor.
Peki, çözüm yolu var mı?
Var.
Ekonomi güven ister.
Güvende hukuktan doğar.
Adalet sisteminin tıkır tıkır işlediği bir yerde yatırım artar, ekonomi güçlenir.
İşini seven,iş ahlakına sahip, teknolojiyle barışık, teknik becerisi yüksek bir nesil ülkenin lokomotifi olur.
Gerçekçi olmak gerekirse herşey bir gecede düzelmez.
Ancak toplumsal olarak liyakate, adalete ve bilime yönelirsek çark tersine dönebilir.
Eğitim sistemi evrilmeden, ekonomi düzelmez.
Yine de karamsar değiliz.
Bu toprakların garip bir tarafı var:
En karanlık zamanlarda bile itiraz eden bir vicdan, susmayan bir kalem, boyun eğmeyen bir gençlik çıkar.
Bir ülke suskunlarla değil, haksızlığa karşı direnenlerle yol alır.
Vazgeçemeyiz.
Çünkü bu ülkeyi çok seviyoruz.
Belki mesele Ne olacak bu memleketin hali
değil de şudur:
Biz bu memleketin neresinde duracağız?
Sessiz kalan tarafta mı, sözünü esirgemeyen tarafta mı?
Ya da çokça konuşup, günün sonunda bir çay içip, hallolur bu da geçer deyip umursamazlıkla yolumuza devam mı edeceğiz?
SEÇİM SİZİN
