Berrin GÜRSOY İPLİKÇİ
Köşe Yazarı
Berrin GÜRSOY İPLİKÇİ
 

MİNİMAL YAŞAMLAR

Hayatımız kalabalık. Ajandalar dolu, yapılacaklar listesi kabarık, kredi kartları cüzdanda üst üste. Daha çok seçenek, daha çok eşya, daha çok iş… Ama tuhaf bir şekilde, daha fazla mutluluk yok. Kapitalizmin bize uzun süredir fısıldadığı bir hikâye var: “Sahip oldukça tam olursun.” Oysa bugün geldiğimiz noktada, sahip olduklarımız bizi tamamlamaktan çok meşgul ediyor. Bürokrasi dediğimiz şey yalnızca devlet dairelerinde değil; hayatın her yerinde. Abonelikler, sözleşmeler, taksitler, şifreler, bildirimler… Hepsi zihinsel bir mesai istiyor. Günün sonunda yorgunluk, fiziksel olmaktan çok zihinsel. Belki de bu yüzden son yıllarda “Minimal yaşam, minimal ev” kavramı bu kadar cazip hale geldi. Az eşya, sade evler, nötr renkler, küçük alanlar… Bu tercih çoğu zaman bilinçli bir felsefe gibi sunuluyor. Ama dürüst olalım: Bunun arkasında yalnızca estetik kaygılar yok. Tercihler de var. Ama belki de en çok ekonomi var. İnsanlar artık risk almak istemiyor. Ne yatırımda, ne kıyafette, ne hayatta. Evlerhatta kıyafetler gri, bej… Çünkü o renkler her şeye uyuyor, eskimiyor, göze batmıyor. Tıpkı hayatlarımız gibi. Göze batmayan tercihler, düşük riskli kararlar, sürprizi az bir düzen. Bu bir yandan sadeleşme gibi görünse de, diğer yandan bir savunma mekanizması. Tam burada “Göreceli mahrumiyet” kavramı devreye giriyor. İnsanlar geçmişe kıyasla belki daha çok şeye sahip ama çevresine baktığında daha azına razı olduğunu hissediyor. Sosyal medyada gördükleri hayatlar, ulaşamadıkları standartlar, sürekli ertelenen “İleride” planları… Bu his, tüketimi azaltırken bile içsel bir eksiklik duygusu yaratıyor. Yani minimalizm bazen özgürlükten çok, uyum sağlama çabası da olabiliyor. Azaltıyoruz ama ferahlıyor muyuz? Basitleştiriyoruz ama gerçekten hafifliyor muyuz? Belki sorun eşyanın çokluğu değil, anlamın azlığıdır. Çok iş yapıyoruz ama ne için yaptığımızı unutuyoruz. Çok borçlanıyoruz ama hangi hayali finanse ettiğimizi netleştirmiyoruz. Hayatımızı sadeleştirirken, sadece görünür olanı değil; beklentileri, “Olmamız gerekenleri”, başkalarının ölçülerini de azaltmamız gerekiyor. Belki de gerçek minimalizm, yalnızca daha küçük evlerde yaşamak değil,daha az onay ihtiyacıyla, daha az korkuyla, daha az “Ya tutmazsa”yla yaşamak. Ekonomi bizi sadeleşmeye zorluyor olabilir ama sadeleşmenin nasıl bir ruh haliyle yapılacağı hâlâ bizim elimizde. Belki de asıl soru şu: Hayatımızdan neyi çıkarırsak, gerçekten nefes alırız?  
Ekleme Tarihi: 02 Şubat 2026 -Pazartesi

MİNİMAL YAŞAMLAR

Hayatımız kalabalık.
Ajandalar dolu, yapılacaklar listesi kabarık, kredi kartları cüzdanda üst üste. Daha çok seçenek, daha çok eşya, daha çok iş… Ama tuhaf bir şekilde, daha fazla mutluluk yok.
Kapitalizmin bize uzun süredir fısıldadığı bir hikâye var: “Sahip oldukça tam olursun.” Oysa bugün geldiğimiz noktada, sahip olduklarımız bizi tamamlamaktan çok meşgul ediyor. Bürokrasi dediğimiz şey yalnızca devlet dairelerinde değil; hayatın her yerinde. Abonelikler, sözleşmeler, taksitler, şifreler, bildirimler… Hepsi zihinsel bir mesai istiyor. Günün sonunda yorgunluk, fiziksel olmaktan çok zihinsel.
Belki de bu yüzden son yıllarda “Minimal yaşam, minimal ev” kavramı bu kadar cazip hale geldi. Az eşya, sade evler, nötr renkler, küçük alanlar… Bu tercih çoğu zaman bilinçli bir felsefe gibi sunuluyor. Ama dürüst olalım: Bunun arkasında yalnızca estetik kaygılar yok. Tercihler de var. Ama belki de en çok ekonomi var.
İnsanlar artık risk almak istemiyor. Ne yatırımda, ne kıyafette, ne hayatta. Evlerhatta kıyafetler gri, bej… Çünkü o renkler her şeye uyuyor, eskimiyor, göze batmıyor. Tıpkı hayatlarımız gibi. Göze batmayan tercihler, düşük riskli kararlar, sürprizi az bir düzen. Bu bir yandan sadeleşme gibi görünse de, diğer yandan bir savunma mekanizması.
Tam burada “Göreceli mahrumiyet” kavramı devreye giriyor. İnsanlar geçmişe kıyasla belki daha çok şeye sahip ama çevresine baktığında daha azına razı olduğunu hissediyor. Sosyal medyada gördükleri hayatlar, ulaşamadıkları standartlar, sürekli ertelenen “İleride” planları… Bu his, tüketimi azaltırken bile içsel bir eksiklik duygusu yaratıyor. Yani minimalizm bazen özgürlükten çok, uyum sağlama çabası da olabiliyor.
Azaltıyoruz ama ferahlıyor muyuz?
Basitleştiriyoruz ama gerçekten hafifliyor muyuz?
Belki sorun eşyanın çokluğu değil, anlamın azlığıdır. Çok iş yapıyoruz ama ne için yaptığımızı unutuyoruz. Çok borçlanıyoruz ama hangi hayali finanse ettiğimizi netleştirmiyoruz. Hayatımızı sadeleştirirken, sadece görünür olanı değil; beklentileri, “Olmamız gerekenleri”, başkalarının ölçülerini de azaltmamız gerekiyor.
Belki de gerçek minimalizm, yalnızca daha küçük evlerde yaşamak değil,daha az onay ihtiyacıyla, daha az korkuyla, daha az “Ya tutmazsa”yla yaşamak. Ekonomi bizi sadeleşmeye zorluyor olabilir ama sadeleşmenin nasıl bir ruh haliyle yapılacağı hâlâ bizim elimizde.
Belki de asıl soru şu:
Hayatımızdan neyi çıkarırsak, gerçekten nefes alırız?

 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve haberege.com.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.