Dünya bireyselleşiyor. İnsanlar artık yalnızca tüketici, çalışan ya da “kaynak” olmak istemiyor; anlam arıyor, kendini ifade etmek istiyor, yaptığı işte iz bırakmak istiyor. Ne var ki tam da bu bireyselleşme çağında, işler “kurumsallık” adı altında giderek ruhsuz bir düzene terk ediliyor.
Kurumsallaşma, ilk ortaya çıktığında bir ihtiyaçtı. Keyfiliği azaltmak, kaliteyi korumak, sürdürülebilirliği sağlamak için kurallar gerekiyordu. Ancak bugün geldiğimiz noktada bu kurallar, amacı aşan birer dogmaya dönüşmüş durumda. Her şey prosedür, her adım şablon, her karar onay zincirine bağlı. Sonuçta ortaya çıkan şey düzen değil; düşünmeyen, sorgulamayan, sadece uygulayan bir sistem.
Bu tablo, Max Weber’in meşhur “Demir Kafes” metaforunu hatırlatıyor. Weber’e göre modern toplum, rasyonellik ve verimlilik adına kurduğu bürokratik yapılarla insanı özgürleştirmek yerine kuşatır. İnsanlar sistem içinde son derece verimli hale gelir; ancak “Neden yaşıyorum?” sorusuna bu sistemin içinde bir cevap bulamaz. Anlam, yerini işleyişe bırakır.
Bir yandan “uzmanlaşma” talep ediliyor. Deneyim, bilgi ve mesleki derinlik sürekli vurgulanıyor. Öte yandan işler o kadar fazla standardize ediliyor ki, uzmanın inisiyatif alabileceği, yorum katabileceği, fark yaratabileceği alan neredeyse kalmıyor. Uzmanlık, bir yetkinlik olmaktan çıkıp dar bir görev tanımına sıkıştırılıyor. İnsan, bildiğini uygulayan bir özne olmaktan çok, kendisine öğretilen şablonu tekrar eden bir aparata dönüşüyor. Weber’in ifadesiyle ortaya “ruhsuz uzmanlar” çıkıyor.
Bu çelişki yalnızca iş dünyasında değil; kamu yönetiminde, akademide, hatta meslek örgütlerinde de kendini gösteriyor. Formlar çoğalıyor, kontrol listeleri uzuyor, sistemler güncelleniyor ama insana dair olan her şey törpüleniyor. Kurallar silsilesi içinde bireyin yaratıcılığı ve özerkliği giderek yok oluyor. Vicdan, sezgi, tecrübe ve mesleki sorumluluk; yerini “sistem izin vermiyor” cümlesine bırakıyor.
Oysa gerçek kurumsallık, insanı yok saymakla değil; insanın aklını, sorumluluğunu ve vicdanını sistemin parçası haline getirmekle mümkün. Standartlar kaliteyi korumak için vardır, düşüncenin yerine geçmek için değil. Uzmanlaşma ise sınır çizmek değil, derinleşmek demektir. Kurumlar, bireyin aklını ve karakterini bastırarak değil; onu güçlendirerek ayakta kalabilir.
Bugün asıl soru şudur: Düzeni mi yönetiyoruz, yoksa kendi kurduğumuz düzenin tutsağı mı olduk? Eğer kurumsallık, insanı silikleştiriyor; onu yalnızca kuralların uygulayıcısına indiriyorsa, orada ne verimlilik kalır ne de adalet. Dünya bireyselleşirken, işleri ruhsuzlaştıran bu anlayışı yeniden düşünmenin zamanı çoktan geldi.
