Son yıllarda hem dünyada hem Türkiye’de ekonomiden siyasete uzanan geniş bir tartışma alanı giderek daha görünür hâle geliyor: Büyük şirketlerin artan gücü. Ekonomistler, siyaset bilimciler ve hatta sokaktaki vatandaş, aynı sorunun etrafında dönüp duruyor: Dev şirketler artık ulus devletlerden bile daha mı güçlü?
Küreselleşme ve dijital dönüşüm, dev şirketlerin büyümesini tarihte görülmemiş bir hızla kolaylaştırdı ve küçük işletmelerin rekabet etme şansını daralttı. Bu şirketler, sadece üretim ve dağıtım üstünlüğü ile değil, aynı zamanda vergi düzenlemelerindeki boşluklardan yararlanarak elde ettikleri avantajlarla büyümelerini katlıyor.
Ancak tartışmanın en çarpıcı kısmı ekonomik büyüklük değil; bu devlerin siyaseti ne ölçüde etkilediği.
Bugün pek çok gelişmiş ülkede seçimlerden yasa yapım süreçlerine kadar uzanan geniş bir alanda, büyük şirketlerin lobi faaliyetleri açık bir gerçeklik. Dev teknoloji firmaları, enerji şirketleri, ilaç devleri... Hepsinin ciddi bütçelerle yürüttükleri bir etkileyicilik kampanyası var. Bu kampanyalar; daha gevşek düzenlemeler, daha uygun vergilendirme, hatta kimi zaman kendi iş modellerine özel hazırlanmış maddeler olarak geri dönebiliyor.
Asıl sorun ise ortada böylesine büyük bir gücü denetleyebilecek uluslararası mekanizmaların eksikliği. Çok uluslu şirketler bazı ülkelerde öyle bir ekonomik hacme ulaşıyor ki, ulus devletlerin sosyal ve siyasi hayatını yönlendirecek kadar etkili olabildikleri iddia ediliyor. Bunun adı, çok daha sade bir ifadeyle, “Demokrasi açığıdır.”
Bu sorunlara şirket çalışanları açısından da bakabiliriz. Bu noktada Uluslararası Çalışma Örgütü (İLO), şirketlerin iş gücü üzerindeki etkilerini denetlemeye ve uluslararası çalışma standartlarını korumaya yönelik önemli kurumlardan biri olarak öne çıkıyor. Ancak İLO gibi kurumların etkisi büyük ölçüde tavsiye niteliğinde.
Bu tür meselelere tek taraflı bakmak mümkün değil. Yazının ana konusuna dönersek yerel işletmeler hâlâ önemli avantajlara sahip. Müşteriye yakın olmak, esnek üretim gücü, yaratıcılık ve uzmanlık gerektiren alanlarda sundukları yüksek kaliteli hizmetonların hâlâ sahada güçlü kalmasını sağlıyor.
Ancak sorun, bu iki dünya arasındaki denge. Dev şirketler; medya sektöründeki etkileriyle kamuoyu oluşturuyor, lobileriyle yasaları şekillendiriyor, seçim süreçlerinde dolaylı rol oynuyor, şeffaflık bozuluyor, toplumun menfaati geri plana itiliyor. Ekonomik büyümenin kimin için yapıldığı, kimin yararına olduğu gibi kritik sorular ise bu gürültünün arasında kaybolup gidiyor.
Bu tablo tamamen karamsar olmak zorunda değil. Toplumların ve hükümetlerin yapması gereken şey, şirket karşıtlığı değil; şeffaflık, etik ve denetim mekanizmalarını güçlendirmek. Büyük şirketlerin büyümesi, eğer sorumluluk bilinciyle yürütülürse, ekonomiye de topluma da katkı sağlar. Aksi durumda devleşen şirketlerle küçülen demokrasi arasında sıkışıp kalırız.
