
Hepimizin hayatında kimseye gösteremediği, ama çarptıkça canını yakan o görünmez duvarlar vardır. Hani bazen bir işe niyetlenirsiniz, tam adım atacaksınızdır ama içinizden bir ses
Dur! der,
"Hatırlasana geçen sefer neler olduğunu..."
İşte o an, zihnimiz bizi korumaya çalıştığını sanırken aslında en büyük hapishanemizi inşa etmeye başlar.
Aslında zihnimiz biraz fazla evhamlı bir dost gibidir. Geçmişte bir kere canımız yandıysa, bir kere haksızlığa uğradıysak ya da bir hayalimiz yarım kaldıysa, zihin bunu bir -tehdit- olarak kaydeder. Sonra ne mi olur? Henüz ortada ne bir fırtına ne de tek bir bulut varken, sırf geçmişteki o yağmuru hatırlıyoruz diye şemsiyeyi açıp eve kapanırız. Daha kötüsü, hiçbir belirti yokken bile; ya yine aynısı olursa.. kaygısıyla elimizi ayağımızı her şeyden çekeriz.
Bunun adına atalet diyoruz ama aslında bu, insanın kendi potansiyeline küsmesidir. Elimiz ayağımız tutmaz olur, o ilk adımı atmak dağları yerinden oynatmak kadar zor gelir. Gardımızı öyle bir alıyoruz ki, hayata karşı kendimizi kapatırken aslında gelecek olan güzelliklerin de yolunu kesiyoruz. Oysa hayat her seferinde yeni bir oyun kurar. Biz ise eski oyunun skor tabelasına bakıp yeni maça çıkmayı reddediyoruz.
Şunu kendimize hatırlatmamız lazım: Geçmişteki o günkü SİZ ile bugünkü SİZ aynı kişi değilsiniz! O gün aldığınız yara bir tecrübeydi, bugün ise o tecrübenin üzerine inşa edilecek yeni bir hikaye var.
Zihnimizin bizi korkutmak için fısıldadığı o eski senaryoları bir kenara bırakıp,
- Evet, o zaman öyle olmuştu ama bu sefer başka olabilir - diyebilmek, aslında o görünmez duvarı yıkmanın ilk kazmasını vurmaktır. Nihayetinde, sırf bir kere düştük diye yürümekten vazgeçseydik, hiçbirimiz bugün ayakta olamazdık!
Saygılarımla,
