Bugünlerde elimizde bir telefon, sürekli bir "baz istasyonu" kovalama halindeyiz. Çekmiyor, yüklenmiyor, beğenilmiyor... Dijital bir gürültünün tam ortasında, ruhumuzun üşüdüğünü fark etmeden yaşayıp gidiyoruz. Oysa çok değil, yirmi-otuz yıl önce bizi ısıtan şey sadece o döküm sobalar değil, o sobanın etrafında kurulan o devasa aidiyet duygusuydu.
Hatırlar mısınız o pazar sabahlarını? Evin her köşesine yayılan o meşhur kızarmış ekmek kokusunu... Mutfaktan gelen annemizin o yumuşak sesiyle uyanmanın huzuru, alarm seslerinin gürültüsünden ne kadar uzaktı. Sobanın çıtırtısı fonda en güzel melodi olurken, televizyonda değişmeyen tek ritüel başlardı: Pazar kovboy filmleri. O anlarda ne bir "like" derdi vardı ne de "kim ne izlemiş" merakı. Sadece o an vardı; kemiklerimize kadar ısınan bedenimiz ve ondan daha çok ısınan ruhumuz.
Sokaklar ise bambaşka bir dünyaydı. Sınıftan aşırdığımız tebeşirlerle yerlere çizdiğimiz o çizgiler, bizim için dünyanın en kıymetli sınırlarıydı. Bir araç geçerken taşımıza değecek olsa, şoför iner "Oyun bitince kenara koyun ha!" diye bağırırdı. Sokak taş doluydu belki ama o kayan taşın yerini hiçbir şey tutamazdı. O taş bizim emeğimizdi, sokağa attığımız imzamızdı. İnsan gerçekten de özlüyor.
Şimdilerde ise dertlerimiz bile yapaylaştı. "İnternetim çekmiyor", "Postum neden az etkileşim aldı?", "Reel videosu izlenmedi..." Eskiden ne kadar zarif dertlerimiz varmış meğer. Leblebi tozumuz bitince asılan o masum suratlar, elmalı şekerin içinden çıkacak sürprizi bekleyen o heyecanlı çocuklar neredeler şimdi?
Geçen gün Alsancak’ta yürürken bir sokak lahmacuncusuna rastladım. Kokusu otuz yıl öncesinden gelip genzime oturdu. Canım öyle bir çekti ki... Ama durdum. Modern insanın o lanet olası şüphesi düştü içime: "Acaba güvenilir mi? İçinde ne vardır?" Her şeyin sahtesine alıştırıldığımız bu çağda, o eski lezzetlerin samimiyetine inanmakta bile zorlanıyoruz.
Biz aslında sadece o ekmek kokusunu ya da leblebi tozunu özlemiyoruz. Biz, insanın insana, şoförün çocuğa, esnafın mahalleliye güvendiği; dertlerin elmalı şeker kadar tatlı, mutlulukların ise bir soba sıcaklığı kadar gerçek olduğu o "sahici" dünyayı özlüyoruz.
Ruhumuzu ısıtacak yeni pazar sabahlarına uyanmak dileğiyle...
Saygılarımla,
