Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’un açıkladığı 11. Yargı Paketi, sadece bir mevzuat düzenlemesi değildir. Bu ülkenin en kırılgan yerinden, çocuklarından tutup ayağa kaldırma iradesidir. Özellikle çocukların suç örgütleri tarafından “kullanılmasının” önüne geçilmesini temel öncelik haline getiren bu yaklaşım, Türkiye’nin ve dünyanın içinde bulunduğu karanlık döngüye karşı net bir duruştur.
Gerçekle yüzleşelim. Suç örgütleri rastgele çocuk seçmez. Hiperaktif, “zor” denilen, farklı olan, okulda etiketlenen, ailesi parçalanmış ya da toplumdan dışlanan çocuklar bu yapıların en kolay avıdır. Çünkü sistem çoğu zaman bu çocukları erken yaşta kenara iter. İterek de yalnız bırakır. Yalnız bırakılan çocuk ise kendine benzeyen bir gruba sığınır. Orada sigara vardır, madde vardır, küçük suçlar vardır. Sonrası zincirleme gelir.
Suçun En Kolay Avı: Sahipsiz Bırakılan Çocuklar
Bunu bir anne olarak söylüyorum. Oğlum 4 yaşında hiperaktivite tanısı aldı. Anaokulundan başladı; ilkokulda, lisede “istenmeyen çocuk” oldu. Eğitimciler dışladı, arkadaşları alay etti. Zor bir çocukluk, daha zor bir ergenlik yaşadı. Ama biz pes etmedik. Çocuğumu kimsenin oyuncağı yapmadım.
Toplumdan dışlandığı için kendine benzeyen bir arkadaş grubu oluştu. Orada sigarayı öğrendi. Liseyi bitirdi ama sonrası daha da zordu. Babasıyla başka bir şehre taşındı, benimle irtibatı kesti. Yine pes etmedim. Peşinde oldum. Önce kötü çevresinden uzaklaştırdım. Sonra askere gönderdim. Ardından üniversiteye döndü ve Yalova Denizcilik Fakültesi’ni bitirdi. Bugün Almanya’da ailesiyle birlikte hayat mücadelesi veren, sorumluluklarını bilen, işine ve evine sahip çıkan bir genç adam.
Bu bir mucize değil. Bu, mücadele.
11. Yargı Paketi’nin Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinde yaptığı değişiklikle, çocukları kullanan örgüt yöneticilerinin cezalarının artırılması son derece yerindedir. Suçun insan kaynağını kurutmak istiyorsanız, çocukları o zincirin dışına çekmek zorundasınız. Caydırıcılık burada başlar. Devlet “çocuğu kullananın cezası ağırdır” dediğinde, sahadaki karanlık yapıların manevra alanı daralır.
Ama bu yetmez. Çünkü her şey mahkeme salonlarında bitmiyor. Asıl mücadele okulda, evde, sokakta. Aile–okul–arkadaş üçgeninde. Eğitimciler “zor çocuk” etiketini bırakmadan, aileler “nasıl olsa düzelir” rehavetine kapılmadan, toplum da “bizden değil” kolaycılığına sığınmadan bu iş çözülmez.
Bugün açıkça şunu söylemek zorundayız: Çocuklarımıza sahip çıkmak bir lütuf değil, görevdir. Her yerde. Her şartta. Arkadaş görünümlü çetelerden, şiddeti normalleştiren çevrelerden, suçu cazip gösteren dilden çocuklarımızı uzak tutmak zorundayız.
SONUÇ
11. Yargı Paketi, devletin çocukları suçtan koruma konusundaki kararlılığını açık ve net biçimde ortaya koymuştur. Hukuki altyapı güçlendirilmiş, caydırıcılık artırılmış, çocukları istismar eden suç örgütlerine karşı tolerans sıfırlanmıştır. Bu, doğru ve gerekli bir adımdır.
Ancak hukukun çizdiği çerçeve, toplumsal sorumlulukla tamamlanmadıkça tek başına yeterli olmaz. Asıl sınav; ailelerin vazgeçmemesinde, eğitimcilerin dışlamaması ve sahiplenmesinde, toplumun “zor çocuk” kolaycılığına sığınmadan sorumluluk alabilmesindedir. Vicdan, dikkat ve süreklilik burada belirleyici unsurdur.
Bir çocuğu kaybetmek; sadece bir hayatı değil, bir geleceği, bir ihtimali, bir toplumsal dengeyi kaybetmektir. Bir çocuğu kazanmak ise uzun soluklu bir mücadele ister ama karşılığı bir ömürdür. Bugün yapılması gereken bellidir: çocuklarımızı yalnız bırakmamak, görmezden gelmemek ve kimsenin onları suça sürüklemesine izin vermemek.
Çünkü bu mesele bir güvenlik başlığı değil; bir vicdan, bir gelecek ve bir ülke meselesidir.
