ZAFER ÖZCİVAN
Köşe Yazarı
ZAFER ÖZCİVAN
 

KASIM 2025 AÇLIK VE YOKSULLUK SINIRI

Türkiye’de ücretlilerin ve sabit gelirli geniş kesimlerin geçim koşullarına dair her ay merakla beklenen Türk-İş araştırması, Kasım 2025 tablosunu net bir biçimde ortaya koydu. Araştırmaya göre dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 97 bin 159 TL’ye, açlık sınırı ise 29 bin 828 TL’ye yükseldi. Böylece, yoksulluk sınırı yalnızca son bir ayda binlerce lira daha artarak psikolojik bir eşik olarak görülen 95 bin TL bandını geride bırakmış oldu. Bu tablo, Türkiye’de emek piyasasının ve ücret politikalarının reel hayatla arasındaki mesafenin giderek açıldığını bir kez daha gözler önüne seriyor. Önümüzdeki aylarda belirlenecek yeni asgari ücret tartışmalarına da doğrudan etki edecek bu veriler, özellikle dar gelirli ailelerin yaşadığı derinleşen kırılganlığı daha görünür hale getirmekte. Açlık Sınırında 30 Bin TL Eşiği Yaklaştı Türk-İş’in tespit ettiği 29 bin 828 TL’lik açlık sınırı, dört kişilik bir ailenin yalnızca sağlıklı ve yeterli bir biçimde beslenebilmesi için ihtiyaç duyduğu minimum tutarı yansıtıyor. Bu rakamın bu kadar yüksek çıkması, özellikle gıda enflasyonunun hane bütçeleri üzerindeki yıkıcı baskısını teyit ediyor. Gıda fiyatlarındaki artışın çoklu ve yapışkan bir özelliği bulunuyor: Mevsimselliğin zayıflaması, Üretim maliyetlerindeki artış (gübre, yem, enerji), Tarımsal lojistik zincirinin zayıf halkaları, Kur hareketlerinin ithal girdiler üzerinde yarattığı maliyet baskısı, Tarladan markete uzanan zincirin giderek daha maliyetli hale gelmesi, Gibi faktörler gıda fiyatlarını yüksek bir zeminde tutuyor. Gıda sepetinin çekirdeğini oluşturan ekmek, süt, et, sebze ve bakliyat gibi temel kalemlerdeki fiyat artışları, özellikle dar gelirli aileleri her ay daha zorlayıcı bir tabloya itiyor. Açlık sınırının neredeyse 30 bin TL’ye dayanması, ücretli çalışanların önemli bir kesiminin yalnızca beslenme giderlerini bile karşılamakta zorlandığını gösteriyor. Bu noktada gıda dışı harcamaları hesaplamaya bile gerek kalmadan, yaşam standartlarındaki reel erimenin boyutu daha net anlaşılıyor. Yoksulluk Sınırının 97 Bin TL’yi Aşması Ne Anlama Geliyor? Türk-İş’in belirlediği yoksulluk sınırı; gıda harcamalarının yanı sıra konut, ısınma, ulaşım, eğitim, sağlık ve kültürel faaliyetler gibi zorunlu ihtiyaçları da kapsayan geniş bir sepet üzerinden hesaplanıyor. Kasım ayında rakamın 97 bin 159 TL’ye yükselmesi, çalışan-yurttaş için yalnızca ayın sonuna “zor” ulaşmak anlamına gelmiyor; aynı zamanda yaşam kalitesinin giderek daha fazla daraldığı bir yapısal kırılmayı işaret ediyor. Bu seviye, Türkiye’de ortalama ücretlerin ve hatta birçok kamu çalışanının aldığı maaşın çok üzerinde. Kamuda yeni mezun bir çalışanın ya da özel sektörde beyaz yakalı genç bir profesyonelin maaşları ile bu tutar arasındaki fark, gelir dağılımı ve sosyal sınıf ayrışması bakımından önemli sorular doğuruyor: Gelir artışları neden hayat pahalılığına yetişemiyor? Hane halkı bütçelerinde hangi zorunlu tüketim kalemlerinden feragat ediliyor? Ücret politikaları ve enflasyon arasındaki asimetrik ilişki nasıl yönetilebilir? Bu sorular, yalnızca sosyal bir tartışmanın konusu değil; aynı zamanda ekonomik istikrarın, iç talep dinamiklerinin ve üretim-tüketim dengesinin sürdürülebilirliği açısından da kritik önemde. Gerçek enflasyon hissi ve hane halkı psikolojisi Türkiye’de resmi enflasyon verilerinin yanında, vatandaşların hissettiği enflasyon farklı bir çizgide seyrediyor. Hane halkı enflasyonu her zaman “tüketim sepetinin ağırlığına” göre belirlenir. Dar gelirli bir aile için kira, gıda ve ulaşım harcamaları sepetin büyük kısmını oluşturduğundan, bu kalemlerdeki artışlar en yüksek hissedilen enflasyonu yaratır. Bu nedenle: Türk-İş’in açıkladığı rakamlar, Vatandaşın markette, pazarda, kirada karşılaştığı artışlarla Doğrudan örtüşen bir tablo sunuyor. Aylık ve yıllık bütçe planlaması yapamayan ailelerde "gelecek kaygısı", ekonomik kararları doğrudan şekillendiriyor. Ertelenen tüketim davranışı, kredi kanallarına yönelme, borçlanma eğilimi ve sosyal harcamalarda ciddi kısıntılar bu stres altında daha yaygın hale geliyor. Ekonomik kırılganlıklar yalnızca gelirdeki yetersizliği değil; aynı zamanda hanelerin psikolojik ve sosyal dayanıklılığındaki aşınmayı da beraberinde getiriyor. Asgari Ücret Tartışmaları ve Yeni Dönemin Eşiği Kasım ayı verileri, özellikle 2026 yılı asgari ücret belirleme sürecine kritik bir eşik oluşturuyor. Çünkü mevcut asgari ücret ile açlık sınırı arasındaki fark, tarihin en yüksek seviyelerinden birinde. Bu durum yalnızca düşük gelirli çalışanları etkilemiyor; işverenler açısından da maliyet yönetimi, üretim planlaması ve istihdam kararları üzerinde daha keskin baskılar yaratıyor. Ekonomistler, ücret artışları ile enflasyon arasındaki ilişkinin iyi yönetilebilmesi için şu noktaların altını çiziyor: Ücret artışları tek başına çözüm değil; Verimlilik ve üretim kapasitesinin artırılması şart; Gıda tedarik zincirinin yeniden yapılandırılması gerekiyor; Barınma maliyetlerinin kontrolü daha bütüncül politikalar gerektiriyor; Gelir politikaları ile para politikasının eşgüdümlü ilerlemesi kritik önem taşıyor. Aksi durumda, ücret artışlarının enflasyonu izleyen değil, tetikleyen bir döngü yaratması riski öne çıkıyor. Sosyoekonomik Dengelerde Yeni Bir Gerçeklik Türk-İş’in verileri, sadece bir istatistikten ibaret değil; Türkiye’de yaşam maliyetlerinin yeni bir dengeye oturduğunu, ancak gelir tarafında aynı hızda bir iyileşme yakalanamadığını gösteriyor. Bu kırılma, orta sınıfın daralması, sosyal mobilitenin yavaşlaması ve sınıfsal ayrışmanın belirginleşmesi anlamına geliyor. Özellikle genç nüfusun tasarruf yapamaması, konut edinme imkanlarının zayıflaması ve geleceğe dönük beklentilerinin bozulması, uzun vadeli ekonomi-politik istikrar açısından da önemli sinyaller taşıyor. Sonuç: Veriler Uyarıyor, Politikalar Yön Arıyor Türk-İş’in Kasım 2025 açlık ve yoksulluk sınırı verileri, Türkiye’de geçim koşullarının geldiği noktayı çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Açlık sınırının 30 bin TL’ye dayanması ve yoksulluk sınırının 97 bin TL’yi aşması, ücretli kesimin önemli bir bölümünün temel yaşam maliyetleri karşısında zorlandığını gösteren güçlü bir uyarı niteliğinde. Bu veriler, ücret politikalarından sosyal yardımlara, tarım-gıda zincirinden barınma politikasına kadar geniş bir alanda yeni ve kapsamlı stratejiler geliştirilmesi gerektiğini ortaya koyuyor. Önümüzdeki dönemde belirleyici olan, ekonomik göstergelerin ötesinde, vatandaşın gerçek yaşam deneyimi ve hane halkı bütçelerinin sürdürülebilirliği olacak.
Ekleme Tarihi: 29 Kasım 2025 -Cumartesi

KASIM 2025 AÇLIK VE YOKSULLUK SINIRI

Türkiye’de ücretlilerin ve sabit gelirli geniş kesimlerin geçim koşullarına dair her ay merakla beklenen Türk-İş araştırması, Kasım 2025 tablosunu net bir biçimde ortaya koydu. Araştırmaya göre dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 97 bin 159 TL’ye, açlık sınırı ise 29 bin 828 TL’ye yükseldi. Böylece, yoksulluk sınırı yalnızca son bir ayda binlerce lira daha artarak psikolojik bir eşik olarak görülen 95 bin TL bandını geride bırakmış oldu.
Bu tablo, Türkiye’de emek piyasasının ve ücret politikalarının reel hayatla arasındaki mesafenin giderek açıldığını bir kez daha gözler önüne seriyor. Önümüzdeki aylarda belirlenecek yeni asgari ücret tartışmalarına da doğrudan etki edecek bu veriler, özellikle dar gelirli ailelerin yaşadığı derinleşen kırılganlığı daha görünür hale getirmekte.
Açlık Sınırında 30 Bin TL Eşiği Yaklaştı
Türk-İş’in tespit ettiği 29 bin 828 TL’lik açlık sınırı, dört kişilik bir ailenin yalnızca sağlıklı ve yeterli bir biçimde beslenebilmesi için ihtiyaç duyduğu minimum tutarı yansıtıyor. Bu rakamın bu kadar yüksek çıkması, özellikle gıda enflasyonunun hane bütçeleri üzerindeki yıkıcı baskısını teyit ediyor.
Gıda fiyatlarındaki artışın çoklu ve yapışkan bir özelliği bulunuyor:
Mevsimselliğin zayıflaması,
Üretim maliyetlerindeki artış (gübre, yem, enerji),
Tarımsal lojistik zincirinin zayıf halkaları,
Kur hareketlerinin ithal girdiler üzerinde yarattığı maliyet baskısı,
Tarladan markete uzanan zincirin giderek daha maliyetli hale gelmesi,
Gibi faktörler gıda fiyatlarını yüksek bir zeminde tutuyor. Gıda sepetinin çekirdeğini oluşturan ekmek, süt, et, sebze ve bakliyat gibi temel kalemlerdeki fiyat artışları, özellikle dar gelirli aileleri her ay daha zorlayıcı bir tabloya itiyor.
Açlık sınırının neredeyse 30 bin TL’ye dayanması, ücretli çalışanların önemli bir kesiminin yalnızca beslenme giderlerini bile karşılamakta zorlandığını gösteriyor. Bu noktada gıda dışı harcamaları hesaplamaya bile gerek kalmadan, yaşam standartlarındaki reel erimenin boyutu daha net anlaşılıyor.
Yoksulluk Sınırının 97 Bin TL’yi Aşması Ne Anlama Geliyor?
Türk-İş’in belirlediği yoksulluk sınırı; gıda harcamalarının yanı sıra konut, ısınma, ulaşım, eğitim, sağlık ve kültürel faaliyetler gibi zorunlu ihtiyaçları da kapsayan geniş bir sepet üzerinden hesaplanıyor. Kasım ayında rakamın 97 bin 159 TL’ye yükselmesi, çalışan-yurttaş için yalnızca ayın sonuna “zor” ulaşmak anlamına gelmiyor; aynı zamanda yaşam kalitesinin giderek daha fazla daraldığı bir yapısal kırılmayı işaret ediyor.
Bu seviye, Türkiye’de ortalama ücretlerin ve hatta birçok kamu çalışanının aldığı maaşın çok üzerinde. Kamuda yeni mezun bir çalışanın ya da özel sektörde beyaz yakalı genç bir profesyonelin maaşları ile bu tutar arasındaki fark, gelir dağılımı ve sosyal sınıf ayrışması bakımından önemli sorular doğuruyor:
Gelir artışları neden hayat pahalılığına yetişemiyor?
Hane halkı bütçelerinde hangi zorunlu tüketim kalemlerinden feragat ediliyor?
Ücret politikaları ve enflasyon arasındaki asimetrik ilişki nasıl yönetilebilir?
Bu sorular, yalnızca sosyal bir tartışmanın konusu değil; aynı zamanda ekonomik istikrarın, iç talep dinamiklerinin ve üretim-tüketim dengesinin sürdürülebilirliği açısından da kritik önemde.
Gerçek enflasyon hissi ve hane halkı psikolojisi
Türkiye’de resmi enflasyon verilerinin yanında, vatandaşların hissettiği enflasyon farklı bir çizgide seyrediyor. Hane halkı enflasyonu her zaman “tüketim sepetinin ağırlığına” göre belirlenir. Dar gelirli bir aile için kira, gıda ve ulaşım harcamaları sepetin büyük kısmını oluşturduğundan, bu kalemlerdeki artışlar en yüksek hissedilen enflasyonu yaratır.
Bu nedenle:
Türk-İş’in açıkladığı rakamlar,
Vatandaşın markette, pazarda, kirada karşılaştığı artışlarla
Doğrudan örtüşen bir tablo sunuyor.
Aylık ve yıllık bütçe planlaması yapamayan ailelerde "gelecek kaygısı", ekonomik kararları doğrudan şekillendiriyor. Ertelenen tüketim davranışı, kredi kanallarına yönelme, borçlanma eğilimi ve sosyal harcamalarda ciddi kısıntılar bu stres altında daha yaygın hale geliyor.
Ekonomik kırılganlıklar yalnızca gelirdeki yetersizliği değil; aynı zamanda hanelerin psikolojik ve sosyal dayanıklılığındaki aşınmayı da beraberinde getiriyor.
Asgari Ücret Tartışmaları ve Yeni Dönemin Eşiği
Kasım ayı verileri, özellikle 2026 yılı asgari ücret belirleme sürecine kritik bir eşik oluşturuyor. Çünkü mevcut asgari ücret ile açlık sınırı arasındaki fark, tarihin en yüksek seviyelerinden birinde.
Bu durum yalnızca düşük gelirli çalışanları etkilemiyor; işverenler açısından da maliyet yönetimi, üretim planlaması ve istihdam kararları üzerinde daha keskin baskılar yaratıyor.
Ekonomistler, ücret artışları ile enflasyon arasındaki ilişkinin iyi yönetilebilmesi için şu noktaların altını çiziyor:
Ücret artışları tek başına çözüm değil;
Verimlilik ve üretim kapasitesinin artırılması şart;
Gıda tedarik zincirinin yeniden yapılandırılması gerekiyor;
Barınma maliyetlerinin kontrolü daha bütüncül politikalar gerektiriyor;
Gelir politikaları ile para politikasının eşgüdümlü ilerlemesi kritik önem taşıyor.
Aksi durumda, ücret artışlarının enflasyonu izleyen değil, tetikleyen bir döngü yaratması riski öne çıkıyor.
Sosyoekonomik Dengelerde Yeni Bir Gerçeklik
Türk-İş’in verileri, sadece bir istatistikten ibaret değil; Türkiye’de yaşam maliyetlerinin yeni bir dengeye oturduğunu, ancak gelir tarafında aynı hızda bir iyileşme yakalanamadığını gösteriyor. Bu kırılma, orta sınıfın daralması, sosyal mobilitenin yavaşlaması ve sınıfsal ayrışmanın belirginleşmesi anlamına geliyor.
Özellikle genç nüfusun tasarruf yapamaması, konut edinme imkanlarının zayıflaması ve geleceğe dönük beklentilerinin bozulması, uzun vadeli ekonomi-politik istikrar açısından da önemli sinyaller taşıyor.
Sonuç: Veriler Uyarıyor, Politikalar Yön Arıyor
Türk-İş’in Kasım 2025 açlık ve yoksulluk sınırı verileri, Türkiye’de geçim koşullarının geldiği noktayı çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Açlık sınırının 30 bin TL’ye dayanması ve yoksulluk sınırının 97 bin TL’yi aşması, ücretli kesimin önemli bir bölümünün temel yaşam maliyetleri karşısında zorlandığını gösteren güçlü bir uyarı niteliğinde.
Bu veriler, ücret politikalarından sosyal yardımlara, tarım-gıda zincirinden barınma politikasına kadar geniş bir alanda yeni ve kapsamlı stratejiler geliştirilmesi gerektiğini ortaya koyuyor. Önümüzdeki dönemde belirleyici olan, ekonomik göstergelerin ötesinde, vatandaşın gerçek yaşam deneyimi ve hane halkı bütçelerinin sürdürülebilirliği olacak.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve haberege.com.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.