Ekonomiler çoğu zaman enflasyon, faiz oranları veya bütçe dengeleri üzerinden okunur; oysa işgücü piyasası, tüm bu göstergelerin üzerinde yükseldiği en kritik zemindir. Son dönemde Türkiye’de bu zeminde biriken baskılar hem kısa vadeli büyüme performansını hem de orta vadeli istihdam kalitesini tehdit eden bir tabloyu giderek daha görünür kılıyor. Üretim maliyetlerinden ücret dinamiklerine, genç işsizliğinden verimlilik sorununa kadar uzanan geniş bir spektrumda hissedilen bu baskılar, şirketlerin karar alma süreçlerini olduğu kadar hane halklarının refahını da doğrudan etkiliyor.
İşgücü piyasası baskılarının en önemli ayağı, ücret beklentilerinin enflasyonla eşzamanlı olarak yükselmesi. Enflasyonun uzun süre çift hanelerde seyretmesi, çalışanlarda reel gelir kayıplarının telafisine dönük güçlü bir talep oluşturuyor. Bu durum, özellikle kayıtlı sektörlerde ücretlerin sık aralıklarla revize edilmesine ve işletmelerin maliyet yönetiminde zorlanmasına yol açıyor. Ücret artışları, kısa vadede çalışanların nefes almasını sağlasa da maliyet enflasyonunu beslediği için yeniden fiyatlara yansıyarak ücret-fiyat sarmalının derinleşmesine neden oluyor. Bu kısır döngü, enflasyon beklentilerinin rasyonel bir zemine inmesini de güçleştiriyor.
Bir diğer önemli baskı unsuru, şirketlerin nitelikli işgücüne erişimde yaşadığı zorluk. Türkiye’de eğitim ile iş dünyası arasındaki uyumsuzluk uzun süredir dile getirilen bir mesele; ancak son yıllarda dijitalleşmenin hızlanmasıyla nitelik farkı daha görünür hale geldi. Yazılım, veri analitiği, makine otomasyonu, ileri imalat gibi alanlarda talep edilen beceriler hızla dönüşürken, işgücünün bu dönüşümü aynı hızda takip edememesi şirketleri daha yüksek ücretler önererek sınırlı sayıdaki yetenek için rekabete zorluyor. Bu durum hem ücret baskısını artırıyor hem de daha zayıf rekabet gücüne sahip KOBİ’lerin maliyetlerini yönetememesine neden oluyor. Nitelik uyumsuzluğu aynı zamanda verimlilik kayıplarının da kaynağı. Çünkü işletmeler, ihtiyaç duydukları pozisyonlara uygun çalışan bulamadıklarında verimlilik artışı sağlayacak yatırımları ertelemek zorunda kalıyor.
İşgücü piyasalarını sıkıştıran bir başka alan da işgücüne katılım oranındaki dalgalanmalar. Özellikle genç nüfus içinde eğitimdeki yoğunlaşma, kayıt dışı istihdamın yüksekliği ve kadınların işgücüne girişini sınırlayan sosyoekonomik faktörler katılım oranını baskılıyor. Katılım oranındaki yetersizlik, işsizlik oranlarının olduğundan daha iyi görünmesine yol açsa da gerçekte ekonomik potansiyeli sınırlayan yapısal bir sorun. Türkiye’nin genç nüfus avantajını kaybetmemek için katılımı artırıcı politikalara yönelmesi artık bir zorunluluk. Aksi halde, işgücü arzı ile üretim kapasitesi arasındaki mesafe daha da açılacak.
İşgücü maliyetlerinin yüksek enflasyonla birlikte artması, şirketleri farklı çözümlere yöneltiyor. Bazı sektörlerde otomasyon yatırımları hızlanırken, bazılarında esnek çalışma modelleri öne çıkıyor. Ancak bu dönüşümün sağlıklı işlemesi için düzenleyici çerçevenin de uyumlu hale getirilmesi gerekiyor. Hem çalışanı koruyan hem de işletmenin sürdürülebilirliğini gözeten esnek modeller, kayıt dışılığı azaltıcı bir etki yaratabilir. Bununla birlikte, otomasyonun özellikle düşük vasıflı işlerde istihdamı azaltma riski göz ardı edilmemeli. Bu nedenle, aktif işgücü programlarının niteliğinin artırılması, mesleki eğitimin güncellenmesi ve beceri dönüşümü programlarının yaygınlaştırılması, işgücü piyasasında dengeleyici bir rol oynayacaktır.
Öte yandan, küresel ekonomide yaşanan değişim de Türkiye’nin işgücü piyasası üzerindeki baskıları artırıyor. Yüksek teknoloji yatırımları için ülkeler arasında artan rekabet, nitelikli işgücünü stratejik bir kaynak haline getirirken, beyin göçü özellikle gelişmekte olan ekonomilerde daha belirgin bir risk unsuru haline geldi. Türkiye’nin son yıllarda yüksek eğitimli genç nüfus kaybı yaşaması, uzun vadeli verimlilik ve yenilik kapasitesini sınırlayan bir eğilim olarak dikkat çekiyor. Bu nedenle, gençlerin burada kalmasını sağlayacak çalışma koşulları, ücret politikaları ve kariyer fırsatları yaratmak, sadece sosyal değil aynı zamanda ekonomik bir stratejik öncelik.
Sonuç olarak, işgücü piyasasındaki baskılar yalnızca bir istihdam veya ücret sorunu değil; aynı zamanda makroekonomik istikrarın temel belirleyicisi. Ücret-fiyat sarmalının kırılması, nitelikli işgücüne erişimin kolaylaştırılması, katılım oranının artırılması ve verimlilik temelli bir üretim yapısına geçiş, önümüzdeki dönemin ana politika başlıkları olacak. Bu adımlar atılmadığı takdirde, işgücü piyasasındaki baskılar ekonominin geneline yayılmaya devam edecek ve büyüme üzerinde kalıcı bir fren etkisi yaratacaktır.
Anasayfa
Yazarlar
ZAFER ÖZCİVAN
Yazı Detayı
Bu yazı 101 kez okundu.
İŞGÜCÜ PİYASASI BASKILARI
Ekonomiler çoğu zaman enflasyon, faiz oranları veya bütçe dengeleri üzerinden okunur; oysa işgücü piyasası, tüm bu göstergelerin üzerinde yükseldiği en kritik zemindir. Son dönemde Türkiye’de bu zeminde biriken baskılar hem kısa vadeli büyüme performansını hem de orta vadeli istihdam kalitesini tehdit eden bir tabloyu giderek daha görünür kılıyor. Üretim maliyetlerinden ücret dinamiklerine, genç işsizliğinden verimlilik sorununa kadar uzanan geniş bir spektrumda hissedilen bu baskılar, şirketlerin karar alma süreçlerini olduğu kadar hane halklarının refahını da doğrudan etkiliyor.
İşgücü piyasası baskılarının en önemli ayağı, ücret beklentilerinin enflasyonla eşzamanlı olarak yükselmesi. Enflasyonun uzun süre çift hanelerde seyretmesi, çalışanlarda reel gelir kayıplarının telafisine dönük güçlü bir talep oluşturuyor. Bu durum, özellikle kayıtlı sektörlerde ücretlerin sık aralıklarla revize edilmesine ve işletmelerin maliyet yönetiminde zorlanmasına yol açıyor. Ücret artışları, kısa vadede çalışanların nefes almasını sağlasa da maliyet enflasyonunu beslediği için yeniden fiyatlara yansıyarak ücret-fiyat sarmalının derinleşmesine neden oluyor. Bu kısır döngü, enflasyon beklentilerinin rasyonel bir zemine inmesini de güçleştiriyor.
Bir diğer önemli baskı unsuru, şirketlerin nitelikli işgücüne erişimde yaşadığı zorluk. Türkiye’de eğitim ile iş dünyası arasındaki uyumsuzluk uzun süredir dile getirilen bir mesele; ancak son yıllarda dijitalleşmenin hızlanmasıyla nitelik farkı daha görünür hale geldi. Yazılım, veri analitiği, makine otomasyonu, ileri imalat gibi alanlarda talep edilen beceriler hızla dönüşürken, işgücünün bu dönüşümü aynı hızda takip edememesi şirketleri daha yüksek ücretler önererek sınırlı sayıdaki yetenek için rekabete zorluyor. Bu durum hem ücret baskısını artırıyor hem de daha zayıf rekabet gücüne sahip KOBİ’lerin maliyetlerini yönetememesine neden oluyor. Nitelik uyumsuzluğu aynı zamanda verimlilik kayıplarının da kaynağı. Çünkü işletmeler, ihtiyaç duydukları pozisyonlara uygun çalışan bulamadıklarında verimlilik artışı sağlayacak yatırımları ertelemek zorunda kalıyor.
İşgücü piyasalarını sıkıştıran bir başka alan da işgücüne katılım oranındaki dalgalanmalar. Özellikle genç nüfus içinde eğitimdeki yoğunlaşma, kayıt dışı istihdamın yüksekliği ve kadınların işgücüne girişini sınırlayan sosyoekonomik faktörler katılım oranını baskılıyor. Katılım oranındaki yetersizlik, işsizlik oranlarının olduğundan daha iyi görünmesine yol açsa da gerçekte ekonomik potansiyeli sınırlayan yapısal bir sorun. Türkiye’nin genç nüfus avantajını kaybetmemek için katılımı artırıcı politikalara yönelmesi artık bir zorunluluk. Aksi halde, işgücü arzı ile üretim kapasitesi arasındaki mesafe daha da açılacak.
İşgücü maliyetlerinin yüksek enflasyonla birlikte artması, şirketleri farklı çözümlere yöneltiyor. Bazı sektörlerde otomasyon yatırımları hızlanırken, bazılarında esnek çalışma modelleri öne çıkıyor. Ancak bu dönüşümün sağlıklı işlemesi için düzenleyici çerçevenin de uyumlu hale getirilmesi gerekiyor. Hem çalışanı koruyan hem de işletmenin sürdürülebilirliğini gözeten esnek modeller, kayıt dışılığı azaltıcı bir etki yaratabilir. Bununla birlikte, otomasyonun özellikle düşük vasıflı işlerde istihdamı azaltma riski göz ardı edilmemeli. Bu nedenle, aktif işgücü programlarının niteliğinin artırılması, mesleki eğitimin güncellenmesi ve beceri dönüşümü programlarının yaygınlaştırılması, işgücü piyasasında dengeleyici bir rol oynayacaktır.
Öte yandan, küresel ekonomide yaşanan değişim de Türkiye’nin işgücü piyasası üzerindeki baskıları artırıyor. Yüksek teknoloji yatırımları için ülkeler arasında artan rekabet, nitelikli işgücünü stratejik bir kaynak haline getirirken, beyin göçü özellikle gelişmekte olan ekonomilerde daha belirgin bir risk unsuru haline geldi. Türkiye’nin son yıllarda yüksek eğitimli genç nüfus kaybı yaşaması, uzun vadeli verimlilik ve yenilik kapasitesini sınırlayan bir eğilim olarak dikkat çekiyor. Bu nedenle, gençlerin burada kalmasını sağlayacak çalışma koşulları, ücret politikaları ve kariyer fırsatları yaratmak, sadece sosyal değil aynı zamanda ekonomik bir stratejik öncelik.
Sonuç olarak, işgücü piyasasındaki baskılar yalnızca bir istihdam veya ücret sorunu değil; aynı zamanda makroekonomik istikrarın temel belirleyicisi. Ücret-fiyat sarmalının kırılması, nitelikli işgücüne erişimin kolaylaştırılması, katılım oranının artırılması ve verimlilik temelli bir üretim yapısına geçiş, önümüzdeki dönemin ana politika başlıkları olacak. Bu adımlar atılmadığı takdirde, işgücü piyasasındaki baskılar ekonominin geneline yayılmaya devam edecek ve büyüme üzerinde kalıcı bir fren etkisi yaratacaktır.
Ekleme
Tarihi: 15 Ocak 2026 -Perşembe
İŞGÜCÜ PİYASASI BASKILARI
Yazıya ifade bırak !
Bu yazıya hiç ifade kullanılmamış ilk ifadeyi siz kullanın.
Okuyucu Yorumları
(0)
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.
