Bilal Dursun Yılmaz

Bilal Dursun Yılmaz

[email protected]

Bin Yılı Aydınlatan Güneş Hoca Ahmed Yesevi

09 Nisan 2021 - 15:23


 

Bazı kıymetli kıymet şeyler hafa türabında saklanmamalı. Çok uzun yıllar önce yapılmış bu röportaj, benim cihetimden bir okul gazete dışında başka bir yerde yayımlanmamış olup, hasbelkader arşivleri karıştırırken bugün rastladığım bir çalışma. Metne şöyle bir baktığımda Ramazan ayına girerken böyle bir söyleşiyi yayınlamanın da anlamlı olacağını düşündüm. İki kıymetli bilim ve sanat insanımızın çok uzun yıllar önce ortaya çıkardıkları Yesevi belgeseli etrafında yapılmış olan bu söyleşinin haber değeri belki çoktan eskimiş olsa da Yesevi gibi eskimeyen öğretilerin sahibi bir zat-ı muhteremi bugün anmak, onun bir iki öğretesini bu Cuma günü yeniden terennüm etmek ne kadar hayırdır ve ne kadar güzeldir öyle değil mi? Evet, böylesi güzel bir konudan bahseden hazır bir söyleşinin arşivlerde yok olup gitmesine gönlüm razı gelmedi.

Hz. Yesevi’yi bu topraklarda yaşayan nesiller iyi tanımalılardır. O, bu topraklara ziya getirmiştir. Ağzını her açtığında tasavvufa, mutasavvıfa küfreden, onları Hinduizm’le, Budizm’le eş tutup, akla ziyan tezviratlar yapan “aydınlarımıza” da bu söyleşi bir cevaptır. 

Söyleşiye konu olan Yesevi belgeselini takriben on beş sene önce ülkemizin en kıymetli iki bilim ve sanat insanı hazırlamış, İkisi de iletişim profesörü olan hocalarımı ilgili kamuoyu yakından tanıyor. Şahin hocam hali hazırda Yeditepe Üniversitesi rektörlüğünü yaparken, Peyami hocam en son Şehir Üniversitesi rektörüydü. Şahin hocamı biraz yakından tanıdığım için şahsının ön plana çıkmasından çok da hazzetmeyen birisi olduğunu biliyorum o cihetle şahsı hakkında fazla yoruma girmeden röportajı olduğu gibi yayımladım. Peyami hocamdan ise Şahin hocam biraz bahsetmiş, onu da ona bıraktım.  
    
BİLAL DURSUN YILMAZ: TRT'de ve bazı özel kanallarda yayınlanan 13 bölümlük bir belgeselin yapımcısısınız. Bu anlamda, öğretim üyeliğinin ve akademik hayatın dışında, profesyonel meslek alanınızda da üretimler yapıyorsunuz. “Erenlerin İzinden” adlı bu belgeselle ilgili olarak bizleri aydınlatır mısınız?
    
PROF. DR. ŞAHİN KARASAR: Çok severek sürdürdüğüm bu kutsal meslekte öğrencilerimi bilimsel olarak aydınlatmaya çalıştığım gibi, onlara, hayatın batıni yönüne de bakmalarını sağlayacak bir vizyon kazandırmaya çalışıyorum. Tanrı’nın Türk milletine sunduğu önemli bir armağan olduğunu düşündüğüm Hoca Ahmed Yesevi’nin rehberliği, bu yolda atılacak adımlar ve gönül gözümüzün açılması için en önemli kaynaktır. 

İnsan-ı kamil olmanın yollarını çok uzaklarda aramaya gerek yok dedi bir aksakal: “Türkistan’da bir çerağ uyandırmış Hoca Ahmed Yesevi Hazretleri”. Dinledik, yola koyulduk. Bu büyük Veli’nin rehberliğinde başlayan arayışımız, etkisi yüzyıllardır devam eden ve dalga dalga Anadolu ve Balkanlar’a yayılan bir derin yolculuğa çıkardı bizi. 

Uygarlığımızın ve kültürümüzün, dünyaya örnek teşkil edecek en önemli unsuru belki de bu insan sevgisinin ve toleransın kendini gösterdiği anlayıştır.
 
BDY: Bu belgesel film projesi için nereleri, hangi bölgeleri ziyaret ettiniz?

ŞK: 1998-2000 yılları arasında Anadolu’da Türk Hümanizminin Kaynaklarını aramak için çıktığımız yolculukta Orta Asya ve Balkanlar’da toplam 17 ülke ziyeret edip, 90 bin km yok katettik. Çağlar ötesinin aydınlatılmasını sağlayan Türk Hümanizminin Asya’dan Avrupa’ya yayılmasında önemli bir köprü olan Anadolu’yu da karış karış dolaştık. 


 
BDY: Bu projede kimlerle çalıştınız? 

ŞK: Yapımcılığını üstlendiğim bu belgesel film projesinin çekirdek kadrosu, Proje Koordinatörü Prof. Dr. Alemdar Yalçın, Genel Yönetmen Prof. Dr. Peyami Çelikcan’dan oluşuyordu. 100’e yakın yerli ve yabancı bilim adamı da gerek bilim kurulunda gerekse alandaki çalışmalarda özveriyle birikimlerini bizlerle paylaştılar.  

BDY: Bizi bu konuda aydınlatmak adına bu belgeselin içeriğinde de yer alan Türk kültüründe hümanizmin yeri konusunu birkaç örnekle daha açık bir hale getirebilir misiniz?

ŞK: “Gönül Çalab’ın tahtı Çalap gönüle bahtı
İki cihan bedbahtı kim gönül yıkarısa
Sen sana ne sanırsan ayruğa da anı san
Dört kitabın manası budur eğer varısa
Yunus yoldan ırmasın yüksek yerde durmasın
Sinle sırat görmesi sevdiği didarısa”

Yunus Emre’nin dizelere aktırdığı gibi, öğretinin sırlarla dolu incelikleri bakınız ekip arkadaşım, yönetmen, yazar ve bilim adamı Prof. Dr. Peyami Çelikcan’ın kaleminde nasıl hayat buluyor:

“Gönül kırmayı bile iki cihanda bedbaht olmakla bir tutan bu anlayışta hoşgörü, diğerlerini kabul etmek ve bu kabul çerçevesinde ona saygı duymak ve onu sevmek anlamını taşır. Evrensel bir değer olarak da hoşgörü din, dil, ırk, cinsiyet ve bütün diğer farklılıkları, insanlığın zenginliğini oluşturan özellikler olarak görmek ve bu farklılıklara saygı duymak olarak tarif edilir. 

Hoşgörü kavramı bütün dinsel ve siyasal öğretilerde önemli bir yer tutar. Ancak yıkmayı, yakmayı ve yok etmeyi önleyebilecek bir güç kazanamaz çoğunlukla. Aksine, farklı özelliklerden gelen zenginliğin güzelliği görmezlikten gelinir, dinsel ve etnik farklılıklar, çıkar çatışmalarından doğan savaşların nedeni olarak gösterilir. İnsanlık sonu gelmeyen acılara sürüklenir durur.  

Orta Asya’dan Anadolu’ya, Anadolu’dan Avrupa’nın ortalarına kadar dalga dalga yayılarak insanları gerçek barışa çağıran bu hoşgörünün kaynağı nedir? Kaynağı bulmak için tarihin derinliklerine uzanmak, İslam’ın Orta Asya’da yayılışına, oradan XI. yüzyıla, Ahmed Yesevi’ye... Yesevi’den Hacı Bektaş Veliye’ye uzanan çizgide olgunlaşan öğretinin temellerini ortaya çıkarmak gerekir. Bilimin yol göstericiliğinde sürdürdüğümüz iz bizi Orta Asya’ya ve bu bölgede yaşayan Türklerin eski inançlarına götürdü. Biz de bu büyülü zaman ve mekândan başlayarak, Kazakistan’dan Macaristan’a, hoşgörünün temsilcisi olan Erenlerin İzi’ni sürdük. 

Tarihleri boyunca farklı dinlere önyargıyla bakmamış olan Türkler, İslam’la tanışmadan önce çeşitli dinlerin de etkisini taşıyan bir inanç sistemine sahiplerdi. “Gök Dini” olarak da adlandırılan bu inanç sisteminin ilkeleri üzerine en somut bilgiler Orhun Yazıtlarında var: “Yukarıda mavi gök, aşağıda yer yaratıldıktan sonra, ikisinin arasında insanoğlu yaratılmıştır”.

Eski Türk inancında gök, yaratan değil, yaratılandır. Tıpkı dağ, taş ağaç gibi gök de yaratanın güzelliğinin tecellisidir. Bir başka deyişle yaratanın cemalidir. Dolaysıyla kutsaldır. Bu inanç sistemiyle islamiyetin benzer yanları Türklerin İslamiyet’i kabul etmesini kolaylaştırmış olsa gerek. Ortaya çıkan, önceki inancın birçok öğesini de kapsayan sağlam bir sentezdir. Bu sentez sayesinde Türk boyları yaşam biçimlerinde kökten değişiklikler yapmak zorunda kalmamışlar, aksine daha güçlü, daha açıklayıcı, daha zengin bir manevi dünyaya kavuşmuşlardır. 

Bu yüzden eski Türk inançlarındaki bazı motiflere ilişkin adetler, yüzyıllar boyunca çok geniş bir coğrafyada yaşamak olanağını bulmuş, birleştirici bir öğe olma işlevini yerine getirmiştir. Kazakistan’ın Alatau dağlarındaki dilek bezerine Türkmenistan’da da rastlamak mümkün. Anadolu’da bu âdetin ne denli yaygın bir biçimde uygulandığını biliyoruz. Koca Anadolu’yu geçip Balkanlar’a, Bulgaristan’ın Kırcaali ve Hasköy bölgelerine ulaştığınızda da insanların dileklerini Tanrı’ya iletmek için aynı yolu seçtiklerine tanık olursunuz. Bazı örnekler insanın tanrı karşısındaki safiyane duruşunu çok güzel anlatır. Ne denli çok arzu ettiğini anlatmak ister gibi ya da bir yanlışlığa yol açmayı önlemek için dilek bezine şekil vermek gibi. Türkmenistan’ın Köhneürgenç bölgesinde ağaçlara takılan küçük bez beşikler ile Bursa ve Çanakkale’nin bazı yörelerinde ağaçlara takılan beşikler arasındaki benzerlik insanı hayrete düşürür. Benzer özellikleri taş kültüne ilişkin adetlerde de görmek mümkün.... Kazakistan’dan Macaristan’a kadar. 

Eski Türk inançlarında önemli bir yer tutan dinsel törenlerdeki bir çok uygulama da yüzyıllar öncesinden bugüne taşınmıştır. Dinsel törenlerdeki kadın-erkek birlikteliği toplumsal hayttaki birlikteliğin ve din, dil, ırk açısından olduğu gibi cinsiyet açısından da ayrımcılığa karşı olan inancın doğal bir sonucudur. 

Parlak bir Kasım güneşi altında farklı dil, din ve ırktan insanların bir araya geldiği, birbirlerinin kültür ve inançlarını paylaştığı bu hoşgörü ortamının yaratıldığı yer Yunanistan’da Mürsel Baba Şenlikleri. Burada Horasan Erenlerine ait türbeler yalnızca Türkler tarafından değil, Yunanlılar tarafından da ziyaret ediliyor. İnsanların hangi inanç, hangi kültürden olursa olsun birbirlerini kabul edişleri, savaşa karşı gösterilen en anlamlı tepki olarak herkesi düşündürmelidir. 

Balkanlar... İnanç farklılıklarının, etnik kimliklerin savaş nedeni olarak kullanıldığı bu topraklarda bu manzaralar aynı zamanda Hoca Ahmed Yesevi’nin oluşturduğu ve öğrencileri aracılığı ile Macaristan’a kadar yayılan öğretisinin gücünü ve temellerinin sağlamlığını da gösterir. 

Ahmed Yesevi öğretisini çağlar öncesinden çağlar sonrasına taşımak için, O’nu bilimin yol göstericiliğinde incelemek, madde karanlığını ve bilinmezliğini aklın ışığı ile aydınlatmak gerekir”. 

BDY: Peki çekimler sırasında siz neler gözlemlediniz, daha çok neleri vurgulamaya çalıştınız?

ŞK: Biz de çekim ekibi olarak, atılması gereken ilk adımı attık ve öğretinin kaynaklandığı ekonomik, siyasal, toplumsal ve kültürel koşulları ortaya koymaya çalıştık. Bu yaklaşımla, Orta Asya’ya, iki ırmak arası olarak bilinen Seyhun ve Ceyhun ırmaklarının arasındaki bölgeye Maveraünnehir’e gittik. İki ırmak arası o dönemde uygarlıkların kesiştiği, yükseldiği ve çöktüğü önemli bir kavşak noktasıdır. Bu topraklar Türklerin İslamiyet’i tanımasına ve benimsemesine, Avrupa’da taassubun egemen olduğu bir dönemde, ekonomik, kültürel ve bilimsel üretimin en üst düzeye ulaşmasına tanıklık eder. O dönemde bu bölge ölüm yası ile doğum muştusunun birbirine karıştığı, dağılış ve çözülüşten evrensel düşüncelerin yükseldiği, çelişkilerden güzelliklerin filizlendiği bir özelliğe sahiptir. İki ırmak arasındaki bu topraklar, öğretisi ile üç kıtada varlığını sürdüren Hoca Ahmed Yesevi ve öğrencisi Hacı Beştaş Veli’nin ışıklarını aldığı ve beslendiği topraklardır”. 

Gazete Manas: Bu belgeselin hayat görüşünüz üzerinde nasıl etkileri oldu?

ŞK: Bu yolculuk, her türlü bilimsel ve mesleki kazanımın ötesinde, yalnız zahiri değil batını da görmeye çalışmak anlamında bir insanlık ve hayat tecrübesi de oldu benim için. Üzerinde yaşadığımız Orta Asya toprakları uygarlıklara ev sahipliği yaptığı gibi, “insan-ı kâmil” olma yolunda dünyaya mesajlar veren büyük bir öğretinin de doğduğu yer olması bakımından, şimdi artık çok daha kutsal benim için.

YORUMLAR

  • 0 Yorum